Giriş
Üye Adı:

Şifre:


Şifremi Kaybettim

Üye Ol!
 Ana Menü
 Sayaç
Bugün : 8888
Dün : 138138138
Toplam : 105925105925105925105925105925105925
LogCounterX by taquino
Site Haritası


Yoresel kültür
 
ESKİ GİYİM KUŞAM TARZIMIZ

Eski yıllarda köy-şehir ayrımı giysilere de yansımıştı. Bu fark giderek kapanmaktadır Merkezlerdeki kadın giysilerinde moda, ekonomik durum etkili olurken, köylerde çalışma şartları ve gelenekler belirleyiciydi. Geleneksel kadın giyim-kuşamı, gittikçe değişip modernleşmekle birlikte “kadife ceket, üçetek, dökmeli don, şal kuşak” ve “taptabı” denen ayakkabı hâlâ giyilir. Erkek yöre giysileri “kadife kilot pantolon”, üstte ise patiska ya da ketenden “içlik mintan”dı. Daha eskiden “salta, cepken” (gençlerde camadan) yaygındı. Cumhuriyet döneminde yeleğe benzer, önü açık ve ibrişim işlemeli “fermene” yaygınlaşmıştı. Yün çoraplar nakışlı, ayakkabıların ucu sivriydi. “Sako” denen ceket-palto arası giysiler hâlâ kullanılırdı.


Halk oyunları kıyafetlerine göre, yörede şöyle bir giyim-kuşamdan bahsedilebilir. Erkekler şalvarımsı pantolon, üstüne mintan ve mintan üstüne “salta” giyerler. Bellerine “kuşak ve şal” sararlardı. Başa fes veya kalpak giyilirdi. Yelek türü “camedan”dı. Ceplerinde köstekli saat olurdu. Beldeki kuşağın altına tütün kesesi, tütün torbası gibi şeyler sokarlardı. Silâh kuşanınca bu kuşama “kuburluk” denirdi. Ayakkabı olarak “yemeni” ya da “lapçin” yaygındı.

Kadınlar ise “üçetek”, altta da geniş dökmeli “don, şalvar” giyerler. Belde “kuşak” vardır. “Salta” adı verilen “cepken”i kullanan kadınlar da vardır. Üzerlerine siyah bir “Çar” örterler. Çarşaf bele bağlanarak bir katı başa çekilir, diğer katı da aşağı sarkıtılır. “Peçe” fazla kullanılmaz. Köylerde başa, “püsküllü fes” giyilir. Zenginler ziynet olarak alına altın takar. Durumu iyi olmayan “yazma” sarar. Yine aksesuar olarak “şal, yazma, penez, altın cıngıl, bilezik, sıra, boncuk” takılır. Ayaklarda “yemeni, lapçin” vardır. Bele “kuşak” veya “yazma” dolanabilir. İnce dolanıp kemer gibi kullanıldığı da olur. Yöre giysileri hususunda araştırmalar yapılmıştır ama maalesef sistemli bir yöre taramasının olduğu söylenemez.


MEŞHUR YİYECEKLERİMİZ

Tarım ürünleri, Kırşehir’de beslenmenin temelini oluşturur. Hamurlu yiyecekler, et ve süt temel gıda maddeleridir. Kırsal kesimde fasulye, domates, biber, patlıcan yetiştirilir. İl merkezinin yakınındaki Cemele (Çayağzı) Kasabası en mühim sebze yetiştirme merkezlerindendir. Bağcılık, eski ehemmiyetini yitirse de yaygındır. Üzüm, erik, dut, armut, zerdali (kayısı) en çok yetiştirilen meyvelerdir. Bunlar kurutularak (kak) kışa hazırlık yapılır.

Önce 1935’te sonra da 1939 Kasımında Kırşehir’i dolaşan yazar Nahit Sırrı Örik, ikinci gelişinde şöyle diyor: “Nihayet on bire doğru duvarlar içinden geçmeye başladık. Ucu bucağı gelmez bahçelerin kerpiç duvarları. Kırşehir’in sonu gelmeyen bağlarına gelmişiz.......
Övgülere rağmen Kırşehir’in üzümünü pek beğenmedimse de elma ve armudunu sevdim......Kırşehir’in vilâyet merkezinden gayrı hiçbir yerinde elektrik yok....”

En yaygın et yemeği tavuk veya hindi etinden yapılan “Çullama”dır. Yağ ve unla pişirilen göğüs eti, tavuk suyuyla muhallebi kıvamına gelinceye kadar kaynatılır. Pirzola türü etler, küllenmiş ateşte pişirilir ki, buna da “söğürme” denir. Kuru fasulye, mantı, erişte, höşmerim diğer tercih edilen yemeklerdir.

Süt ürünlerinden yağ, ayran, çökelek yapılır. Tereyağın yerini, bitkisel yağlar almıştır. Çökelek, kışın da yenmesi için, ağzı deri ile kapatılmış küp veya çömleklere konarak, ters çevrilip, yarısına kadar kuma gömülür bekletilir. Yazları, taze olarak da yenir.

Eskiden bol miktarda “keme” tüketilirdi. Keme, yabanda biten, patatese benzer bir tür mantardır. Ateşte közlenerek ekmek arasında yendiği gibi pilâva da katılmaktadır. “Pürçüklü” denen mor havuç bol miktarda tüketilir. Pazar ürünleri, ev yapımı ürünlerin önüne geçse de yufka ekmeği halen şehirde bile yapılmakta ve yenmektedir. Birkaç aylık yufka, tandırda yapılıp mutfağın bir köşesine üst üste yığılır, yenileceği zaman üstüne su serpiştirilerek biraz bekletilip yumuşatıldıktan sonra yemeye hazır hale getirilir.
Ayrıca başta üzüm olmak üzere bazı meyvelerin pekmezi yapılır. Yakın zamana kadar “Kırşehir Pekmezi” pek meşhurdu. “Köftür” ve “Kedibatmaz”, pekmezle yapılan yemeklerdir. Pekmez; üzüm, dut v.b gibi pek çok meyveden yapılır ama Kırşehir denince akla üzüm pekmezi gelir. Hasan Eren, hazırladığı Etimolojik Sözlükte kelimeyi şöyle açıklıyor: “Kaşgarlı Mahmud’a göre Oğuzlar, “bekmes, pekmes, pekmez” diye söylerlerdi. Eski Kıpçakça’da da “bekmes ve bekmez” olarak geçer. Farsça “bigmaz”dan geldiği sanılıyor.”

PEKMEZ
Sonbaharda üzümler toplandıktan sonra, yani bağbozumundan sonra ya bağ evinde ya da köydeki eve taşınarak üzümler şırahaneye doldurulur. Özel bir pekmez toprağı vardır ki, üzümün üstüne yeteri kadar atılır. Toprak atılmazsa, ekşi olur. Bazen üzümler şıra haline getirildiği zaman da toprak atılır ki yüz kilo şıraya, bir kilo toprak atmak lâzımdır. Tadına bakılarak bu oran ayarlanır. Toprak, kolay koyulaşması, kıvamına gelmesi içindir. Albüminli bir topraktır. “Şıra”, üzümlerin teknelerde el veya ayakla ezilmesi işlemidir. Süzülerek elde edilen üzüm suyu başka bir kova veya fıçıya aktarılır. İşte “şıra” budur. Büyük bir leğene konularak ateşte bir kez taşana kadar kaynatılır. Buna “börtleme” denir. Köpükler, kaynama esnasında kevgirle alınıp atılır. Börtleyen şıra, indirilir ve bir saat kadar dinlendirilir. Tortu dibine çöker, yavaşça süzülerek alınır, tekrar leğene konur. Dibindeki tortulu şıra, atların yem yediği kıl torbaya konarak süzülür. Bu arada esas şıra tekrar kaynatılmaktadır. Bol ateşte, iki saat kadar kaynatıldıktan sonra şıra, pekmeze dönüşmeye başlar. Sarı köpük saçar. Sık sık kontrol edilir ki, pek koyu ya da pek cıvık olmasın. Leğen ateşten alınır pekmez elde edilmiş olur. Siyah üzümden yapılan pekmez siyaha yakın koyu renkli, beyaz üzümden yapılan bal renklidir, bunun içine yoğurt veya yumurta katılabilir.Pek çok pekmez çeşidi vardır. Kaynarken içine kabak, reyhan, havuç, firek (olmamış domates) gibi yiyeceklerden biri katılır ve çeşitlendirilir. Ekşi pekmezin şerbeti çok lezzetlidir. Şeker, organik asit, demir, fosfor, kalsiyum mineralleri ve B vitamini vardır. Öksürüğe iyi gelir.

Ülkemizde modern usullerle pekmez ilk olarak Atatürk Orman Çiftliği’nin Kilis Şarap Fabrikasında 1954’te imal edildi. Daha sonra Nevşehir’de yeni imalâthaneler açıldı. Pekmez doğrudan doğruya yendiği gibi tahinle de tüketilir. Kış aylarında üçüncü karın temiz kısımlarından alınan karla karıştırılır, Anadolu’da buna “karsambaç” derler. İçine yumurta akı karıştırılıp çırpılarak katılaştırılan pekmeze ise “bulamaç” derler. İçine ceviz, fındık, fıstık konularak sucuk yapılır. Orta ve Doğu Anadolu’da pekmezden pestil de yapılır. Mustafa Kemal Paşa, Sivas Kongresini müteakip Ankara’ya giderken kendisine Kırşehir’de; çorba, hindili pirinç pilâvı, su böreği, karışık turşu ve meyveler ikrâm edilir. Kaman’da ise yoğurt-pekmez karışımı bir tatlı olan “Balbaşı Pekmez” ile yöreye has zerdali tatlısı “Haside” ikrâm edildiğini belirtelim.

EL SANATLARIMIZ

Kırşehir, el sanatları bakımından zengin bir ilimizdir. Eskiden il merkezindeki Uzunçarşı’da bakırcılık yapılırdı. Daha çok dövme bakır aranırdı. “Hereni” denen tencere, ibrikli sahan, ibrik, kuşane, şıra leğeni, leğen, kulaklı sahan yapılırdı. Halen bu zanaatı sürdürenler vardır.
Yörede uzun süre ehemmiyetini koruyan el sanatlarından biri de dokumacılıktır. “Kırşehir Halıları”, yakın zamana kadar çok meşhurdu. Al, yeşil, kahverengi, gri renkler tercih edilir. Kırşehir halılarında geleneklere göre işlenen motifler, 1950’yi yıllardan itibaren görünmez oldu. Kilimler, bilhassa Türkmen köylerinde hâlâ dokunur. Al, mavi, sarı, yeşil, kara renkler kullanılır. Üç kilim türü vardır: Pala, kilim ve cicim. En kabası paladır, renkli ve ak tiftikten ya da yapağıdan enine çizgili dokunur. İnce dokunmuş renkli kilimlere yörede Cecim denir. Çözgü pamuk ipliğindendir. Yörede motife “tilif” derler. Geometrik, bitki türleri ve eşyalar, tilif olarak kullanılır. Kenar nakışlarına “yılağı”, kırık çizgilerden olanlara “sevda dolaşık”, geometrik motiflere “şemen”, denir. “Kazan kulpu, saçma, tokmak burguşuk, sarmaşık, âşık, tevir yıldızı, çarhlı” diğer tilif adlarıdır.

KIRŞEHİR HALK MÜZİĞİNİN KAYNAKLARI

“Biter Kırşehir’in gülleri biter
Şakıyıp dalında bülbüller öter
Çoktur güzelleri hep yeni yeter
Kaşının üstünde, keman görünür”

Biraz Dadaloğlu, biraz Karacaoğlan, işte Türkmen’in harman olduğu yer. “Ozanlar Yurdu” sözünü en çok hak eden iller Sivas ve Kırşehir’dir. Yöredeki halk şairliği, XIII. y.y.’dan itibaren süregelen bir gelenektir. Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşa, Ahmet Gülşehrî yazdıkları tasavvuf konulu şiirlerle bir döneme damgalarını vurdular. Sonraki dönemlerde bilhassa XVIII. y.y.’ın sonlarından itibaren yetişen Âşık Musa, Âşık Mehmet Şeyhî, Âşık Osman, Vahdetî, Âşık Hüseyin, Âşık Sait ve oğlu Seyfullah ile Kerem; sadece Kırşehir’de değil Orta Anadolu’da da büyük bir şöhrete sahiptiler. Geycekli Âşık Hasan, Geycekli Niyazi (Sapmaz), Şemsi Yastıman ise son dönemdeki dikkate değer halk şairleridir. Böylesine köklü şairlerin, mutasavvıfların yetiştiği Kırşehir’in, kaynağını yine halktan alan âşıklarla dolu olması da gayet tabiîdir. Üstelik bunların hemen hemen tamamı yaylak-kışlak hayatı yaşayan Türkmenlerinin temsilcileridir ki, bu kültür, halk şiirinin en çok hayat bulduğu ortamdır.


Anadolu’ya Türklerin gelmesiyle birlikte en yoğun Türk nüfusun olduğu yörelerden biri de Kırşehir’dir. İşte bu da Kırşehir âşık kültürünü birinci dereceden etkileyecektir. Kırşehir ve Yozgat’tan, Kayseri ve Sivas’a, oradan da İçel, Adana, Maraş’a kadar Türkmen nüfus hep fazla olmuştur, bugün dahi öyledir. Ancak göçerlerden vergi almak her zaman zordur, talan, soygunculuk artmaktadır, hele bir de Osmanlı merkezi idaresinin zayıfladığı dönemlerdeki âyanların, mütesellimlerin baskısı bunlara eklenince, Osmanlı yönetimi, iskân edemediği bu zümreyi Rakka-Halep dolaylarına sürmüştü. Ancak aşiretler, bu sürgün yerlerinde fazla kalmayıp tekrar Anadolu’daki yaylaklarına dönüyorlardı. Rakka sevklerine dair yüzlerce ferman sureti vardır. Bu arada aşiretlerin kendi aralarındaki kavgaları da unutmamak lazımdır.
Tüm bu unsurlar dikkate alındığında, özellikle yaylak-kışlak hayatından en son vazgeçen Türkmen aşiretlerinden olan Avşarların yoğun yaşadığı Kayseri ve Kırşehir’de, bilhassa ağıtçı ve ağıtların haddinden fazla olmasına şaşmamak gerekir. Mucur hariç, yöre ağıtları konusunda fazla çalışılmamıştır. Ağıtlar, uzun havaların ilk kaynağı olarak düşünülürse, yörede neden zengin bir uzun hava kültürünün olduğu da daha iyi anlaşılır. Bu nüfus yapısı, hayatın her alanına yansıdığı gibi yöre halk müziğine de yansımıştır.

HALK OYUNLARI VE TÜRKÜLERİMİZ

Yöre, Orta Anadolu müzik tavırlarıyla benzerlik gösterir. Halk oyunları açısından “kaşık” ve “oturak” bölgesindedir. Ankara’da “cümbüş”, Çankırı’da “yâren sohbeti” denen müzikli oyunlu, düğün ve özel günlerin haricindeki toplantılar, Kırşehir’de de “Muhabbet” adıyla bilinir. Muhabbetler, peşrevle başlar; divan, koşma ve semaîlerle devam eder. Yalnızca bağlama çalınır. Def, oyun havalarında bağlamaya eşlik eder. “Develi”, “Bad-ı Saba”, “Mor Koyun”, “Ziller”, “Sap Yüklettim Kağnıya”, “Çiçekdağ”, “Üç Oğlan” gibi havalar çalınır, oynanır. Belli başlı sözlü oyun havaları şunlardır : “Allılar”, “Kalenin Bedenleri”, “Arzu-Kamber Halayı”, “Biter Kırşehir’in Gülleri Biter”, “İlimon Ektim Taşa”, “Karanfil Suyu Neyler.” Ayrıca sözsüz olarak oynanan kaşık ve köçek havaları , “yanlama halayı” vardır.

Bölgede “haley” terimi kullanılır. Bazı halaylarda, şahsî oyunların etkisi görülür, oyunun bir bölümünde “başçeken” denen halay başı, gruptan koparak tek başına gösteri yapar. Davul-zurna, halayın değişmez sazlarıdır. Çok zengin bir halay müziğinin olduğu yörede, “cirit” ile “sinsin” halayının melodileri aynıdır. Sinsinin türkülü olanlarına da rastlanır. Meydan ateşi etrafında, erkekler tarafından sırayla oynanır.Karşılıklı oyunlar, meydanda ya da kapalı yerlerde bağlama, def eşliğinde oynanır. Bilindiği gibi bu oyunların bir adı da “kaşık oyunları”dır. “Çiçekdağı, Yürü Güzel, Biter Kırşehir’in Gülleri Biter, Gel Yanıma, Üç Oğlan” bunlara misaldir.

TRT Repertuarına da girmiş olan sözlü kırık havalardan misal vermek gerekirse şunlar sıralanabilir: “Evlerinin Önü Marul, Karanfil Suyu Neyler, Zülüf Dökülmüş Yüze, Dane Dane Benleri Var Yüzünde, Seher Vakti Çaldım Yârin Kapısını, Irafa Koydum Narı, Bahçada Gül Ağacı, Çorabın Enine Bak, Çırpınıp da Şanova’ya Çıkınca, Nar Danesi, Gızılırmak Can İncitme, Al Yanak Allanıyor, Gova Gova İndirdiler Yazıya, Köprüden Geçti Gelin, Ayva Turunç Narım Var”. Yine TRT Repertuarına girmiş, yöreye ait pek çok uzun hava vardır: “Bu Yıl Bu Dağların Karı Erimez, Dinek Dağı, Geleli Gülmedim Ben Bu Cihana, Gine Göç Eyledi Avşar Elleri, İki Büyük Nimetim Var, Kızılırmak Edirafın Dağ mıdır, Sarı Yazma Yakışmaz mı Güzele, Yağmur Yağdı Da Bulandı Hava” v.b.

Aslında Kırşehir, “bozlak” türü uzun havalarıyla meşhurdur. Yöredeki tüm abdalları besleyen Âşık Sait (1835-1911) şiirleri çok yaygındır. “Âşık Sait Ağzı” en çok sevilen bozlak çeşididir. Konuya vâkıf olan olmayan, hatta bölgede bu hususta ciddi bir çalışma yapmayan güya araştırmacı ve sanatçılar, kendilerine göre buradaki bozlak çeşitlerini sıralıyorlarsa da yöre abdallarıyla 15 seneye yakın “düğün çalan” TRT sanatçısı Gürbüz Sapmaz, üç çeşit Bozlak olduğunu söylüyor ve bunu da “ağız tasnifini” esas olarak yapıyor. Türkmen Bozlağı, Avşar Bozlağı, Sait Ağzı Bozlak..TRT Müzik Dairesinin 2000 yılında yayımladığı son repertuar kitabına göre Kırşehir’e ait 52 sözlü kırık hava vardır. Ancak Kırşehir, 80 uzun hava ile repertuarda en fazla uzun havaya sahip olan ilk birkaç ilden biridir.

Kaynak: Kırşehir Türkülerininin Hikayeleri
Sebahattin Yaşar
Yüksek Lisans Çalışması-2001



 Anasayfa |  Yazdır
Yorumlardan yazarları sorumludur.
 Federasyon

 Kırşehir Hakkında

 Arama

Detaylı Arama