Giriş
Üye Adı:

Şifre:


Şifremi Kaybettim

Üye Ol!
 Ana Menü
 Sayaç
Bugün : 1414
Dün : 7373
Toplam : 241157241157241157241157241157241157
LogCounterX by taquino
Site Haritası


Kırşehir Federasyonu Forum
   Tarihçe
     Kırşehir Örneklemesiyla ANADOLU ABDALLARI.Adnan YILMAZ
Mesaj Gönderebilmek için Kayıt Olun

Yassı | Önce Yeniler Önceki Başlık | Sonraki Başlık | En alt
Gönderen Gönderi
adnan
Gönderilme Zamanı: 2008/10/21 21:50
Yeni Kullanıcı
Kayıt: 2008/8/27
Gönderen:
Gönderiler: 3
Kırşehir Örneklemesiyla ANADOLU ABDALLARI.Adnan YILMAZ
SUNUŞ


Bir Türkmen devleti olan Safeviler döneminde, İran’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türkmenlerin içinde, Şamlu oymakları arasında Abdallı adıyla anılan bir oymağın varlığı bilinmektedir. Orta Asya’dan İran-Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya, sonraları da Halep, Şam Türkmenleri içindeki bazı oymaklarla İran’a giden bir Abdal oymağının varlığını İran Şahı Tahmasb bildirmektedir. Bu bilgilerin ışığında; Abdalların Horasan ve civarında yaşayan bir Türkmen kabilesine mensup olduğuna, Moğol baskısıyla Anadolu’ya geldiklerine ilişkin görüşlerin hiç de yabana atılacak türden olmadığı bir gerçektir. Kaldı ki Cevdet Türkay’a göre; Abdal oymakları arşiv belgelerinde “Türkmen Taifesi” olarak gösterilmekte, Abdalların hem Türkmen aşiretleri, hem de Türkmen cemaatleri olarak Anadolu’nun birçok bölgelesine yerleştiklerine dikkat çekilmektedir.
Anadolu Abdalları; (Abdalân-ı Rûm) Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, gaziler veya alp-erenler, önderliğini Kırşehirli Ahi Evran’ın yaptığı Ahiler ve yine Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı tarafından “kadınlar teşkilatı” olarak örgütlendirilen, Anadolu Bacıları (Bâcıyân-ı Rûm) ile birlikte büyük hizmetleri görülen bu dönemin etkili sosyal zümrelerinden biri olmuştur.
Abdalân-ı Rûm, Âşıkpaşazâde’nin ünlü eserinde sözünü ettiği dervişlerdir.
XIV. ve XV. yüzyıllarda değişik adlarla zikredilmekle beraber, daha çok ‘Abdal’ ismi ile anılan bu zümrelerden, dönemin resmi tarihçilerince, gelecekleri bozuk, serseri şeklinde bahsedilmesine rağmen, bunların halk arasında büyük ün kazandıkları görülmektedir.
Birçok araştırmacı, bugünkü Anadolu Abdallarını; Tahtacıların, Çepnilerin, kısaca tüm Türkmen Alevileri gibi “Babâî Türkmenlerinin” bakiyeleri olarak görmektedirler.
Babâîliğin kurucusu Kırşehirli Âşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas olup, Babâî İsyanı sonucunda Selçuklu askerlerince öldürülmüştür. Babâî İsyanı’ndan arta kalan kılıç artığı Türkmenleri de Hacı Bektâş-ı Velî, gizlice gelip yerleştiği Kırşehir’in Sulucakarahöyüğü’nü karargah yaparak etrafında toplamış, Babâîlikten Bektâşîliğe uzanan süreç de bu şekilde başlamıştır. Bugünkü Anadolu Abdalları, Tahtacıların, Çepnilerin, kısaca tüm Türkmen Alevilerinde olduğu gibi “Babai Türkmenleri”nin bakiyeleri olarak görüldüğünden, kısa da olsa Babâîlere ve Babâî ayaklanmasına ilişkin bu eserimde de özlü bilgiler verilmeden geçilemezdi.
Osmanlı’nın çalkantılı dönemlerinde ve de Celâlî hareketlerinin nispeten son bulduğu süreçte, kışın Mardin’in güneyindeki çölde kışlayan, yazın Erzurum–Erzincan arasındaki yaylaklarda yaşayan eski Ak-koyunlu elinin kalıntısı “Boz Ulus’a mensup Türkmenler” Orta Anadolu’ya gelmiştir (1613). Esasen Boz Ulus, XVI. yüzyılda mahalli idarecilerin ektirmek ve köyler kurmak suretiyle yaylaklarının daraltılmasından şikayetçi olmuştur. Hükümet, Boz Ulus’un Orta Anadolu’ya gelişinden memnun olmamış, Karaman ve Anadolu Beylerbeyine fermanlar gönderip geldikleri yere gönderilmesini emretmişse de, bu emir hiçbir zaman uygulanamamıştır. Boz Ulus da Orta Anadolu’da kalmıştır. Boz Ulus’a bağlı bazı oymaklar, vergi borçları yüzünden Adalar denizi kıyılarına ve Balıkesir taraflarına kadar gitmişlerdir. Orta Anadolu’da ve Batı Anadolu’da “Türkmen” adlı oymakların görülmesi, Boz Ulus’un gelişi ile de ilgilidir. Boz Ulus’a bağlı “Karaca Kürt” Türkmen oymağı ile yine Türkmen “Kurutlu” ve diğer bazı oymaklar Kırşehir’i yurt tutmuşlardır ki, gerek Orta Anadolu’da gerekse Batı Anadolu’da bugün “Türkmen” adını taşıyan köy halklarının çoğu Boz Ulus’a mensuptur. Bu aşiretlerin Kırşehir’e yerleştikleri yıllarda erkek çocuklarının hemen tümü o zaman iyiden iyiye gezginci bulunan Abdallarca, “çalgıcı ekip”lerinin de yer aldığı düğün havasında sünnet edilmiştir. Öyle ki o zamanlar çocuklarını sünnet ettirecek aileler köylerine Abdalların gelmesini beklerlerdi. Bu süreçte değil düğünler, “sünnet”ler bile geleneksel türkü kültürün yaşatılmasına vasıta olmuştur. “Abdal” her koşul ve şart altında Türkmen’in düğün- dernek geleneğinin “olmazsa olmazı”olmuştur. Kırşehir Abdalları daha yakın zamana kadar gezginci olmaları nedeniyle Anadolu çiftçisiyle içli dışlı olmalarına rağmen tarımla hiç uğraşmamışlar, tek gelir kaynakları düğünlerde icra ettikleri türkü sanatı olmuştur. Bunlardan bazıları yakın zamana kadar sünnetçilik de yapmışlardır.
Tüm bu paylaşım sürecinde Türkmen aşiretleriyle, Abdallar arasında en küçük bir sorun yaşandığına hiç kimse tanık olmadığı gibi, kentin çok eski yerleşik unsurlarından yurttaşlarca da; “Abdallar Karacakürt oymağına mensup Türkmenler” olarak nitelendirilmektedir.
Neredeyse tüm Anadolu’da söylenegelen; “Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.” sözü, Abdalların tüm yaşamlarının düğünlere endekslendiğini anlatması bakımından hayli önem taşımaktadır. Yine; “Abdalın karnı doyunca gözü yolda olur.” ya da “Dağ yürümese abdal yürür.” özdeyişleri Abdalların bir başka özelliğine, “gezginciliğine” vurgu yapmaktadır.
Özellikle belirtmekte yarar var ki; bozlak ve türkü geleneğinin yaşatılmasında düğünlerin önemli bir yeri vardır. Düğünlerde “çalgıcı ekibi”nin türkü ve oyunlarına; davul, zurna, divan sazı, bağlama, keman, darbuka ve kaşık eşlik etmiştir.
Kırşehir Abdallarının, bir Muharrem Ertaş’ın, Çekiç Ali’nin, Hacı Taşan ve benzerlerinin, sadece Dadaloğlu ve Karacaoğlan’a ilişkin yayınlanmış kitaplardan parçalar çalarak, havalandırdıklarını düşünmek bütünüyle doğru olmaz. Bu duruma bir geleneğin sürdürülmesi ve doğal bir etkileşim olarak bakmak gerekir. Kaldı ki, Abdal geleneğince havalandırılan türküler “irticalen” nesillerinden kendilerine intikal eden türkülerdir ki, bunların birçoğunda tasavvuf çeşnisi de görülmektedir. Bu nedenle Karacaoğlan ve Dadaloğlu geleneğiyle, Abdallar geleneğini et-tırnak eden benzeşme unsurları üzerinde özellikle durdum.
Abdalların bozlak ve türkülerde kullandığı yaygın sözcükler ve bu sözcüklere yüklediği anlamları içeren bir sözlük denemesine de yöneldim.
Abdalları türkü ve bozlaklarda besleyen önemli bir kaynak da kendi zümrelerine dahil olmayan Âşık Sait gibi halk âşıkları ve hatta çevresindeki olayları kaleme alan destancılardır. Kırşehir’de; Geycekli Âşık Hasan (Nebioğlu), Sulhanlılı Âşık Bektaş, Sıdıklı Ortaobalı Âşık Galip, Küçükkavaklı Sülük Hüseyin gibi destancı halk âşıkları, etraflarında olup biten önemli olaylara dair yazdıkları destanlarla adlarını duyurmuşlardır. Bu halk âşıklarının varlığından Kırşehir Abdalları sadece haberdar olmakla kalmamış, bu âşıkların çoğu şiirlerini çalıp çığırarak yaşatmışlardır. Bu noktada 2003 yılında Baki Yaşa Altınok’un “Öyküleriyle Kırşehir Türküleri, Destanları, Ağıtları” adlı eserinin önemli bir çalışma olduğunu duyurmak son derece isabetli olacaktır.
Yine Cahit Obruk, âşıklık geleneğinin Kırşehir’deki en güçlü temsilcilerinden biri olan Âşık Said’in hayatını ve eserlerini “Kırşehirli Âşık Said” adlı eserinde derinliğine incelemiş, ulaşılabilinen bütün şiirlerini yayınlamıştır.
“Bozlak” tarzı söyleyişte, Abdalların ayrı bir yeri vardır. Yüzyıllardır söylenen bu türkülerin bugünlere gelmesinde, Abdal sanatçılar önemli bir yere ve haklı bir gurura sahiptirler. Abdalların bozlak okumalarında, nesilden nesile bir aktarım vardır. Bu durum; böylesi engin bir kültürün büyük bir güvenle ve duyarlılıkla bugünlere taşınmasında Abdalların oynadıkları rolün aydınlanması açışından bir hayli önemlidir. Muharrem Ertaş, oğlu Neşet Ertaş, Muharrem Usta’nın ustası Yusuf Usta (Deveci), Bulduk Usta, (Muharrem Ertaş’ın kardeşi) Çekiç Ali, Çekiç Ali’nin oğlu Aydın Çekiç, Bektaş Usta (Akdoğan), Bahri Altaş, Burhan Ertaş, Hacı Taşan, Keskinli Seyit Usta (Çevik), Zafer Ertaş ve Veli Ertem bozlak okuyan Abdal sanatçıların önde gelenleri olup büyük çoğunluğu da Kırşehirlidir.
Abdallar bir başka boyutuyla, Fuat Köprülü’nün işaret ettiği gibi; “Halk arasında hikâyecilikle, çalgıcılıkla ve oyunculukla şöhret kazanmışlardır.” Fuat Köprülü’nün Anadolu Abdallarına ilişkin, Türk kültürü açısından son derece önemli bir hadise olarak söz ettiği hikâyecilikleriyle ilgili saptaması, Kırşehir Abdallarında aynen var olup, gerçekten de hikâyecilikleriyle de ünlüdürler. Bu durum; Türk halkının mizah dehasındaki; “Âlim değil, fakat ârif” insan tipinin, Abdal fıkralarına yansımasının ta kendisidir. Bu fıkralarda alay edilirken, alaya almanın, hicvetmenin en güzel örnekleri sergilenmektedir.
Bu durumu kendilerinden dinleyerek ve anlattırarak, kendi anlatımlarıyla ve başka araştırmacıları da kaynak edip fıkra derlemeleriyle de besleyerek “Abdal Anılarına ve Hikâyelerine Yolculuk” etme gereği duydum.
Kırşehir Abdallarından bir dönem vekil öğretmenlik de yapan Abidin Ertem’le yaptığım, Abdalı abdaldan dinleyen ve gelecekte ciddi bir vesika olarak kalacağını düşündüğüm bir önemli röportaja da yer verdim.
Abdallar; Alevî-Bektâşî geleneğinden gelmekle birlikte, sünnî geleneğin içinde asla çatışmacı olmamışlardır. Bu anlamda Abdalların; engin bir özveri ve hoşgörü kültürlerinin özünü bozmadan, ciddi bir sosyolojik dönüşüm içine girdiklerini ve bu süreci yaşadıklarını duyurmak son derece yerinde olacaktır. Abdallar arasında, geleneksel dinsel etkinliklere katılımlar geçmişe göre hayli zayıflamış, Alevi dedeler artık ziyaretlere gelmediklerinden Cem törenleri neredeyse unutulmuş, dedelik yapılanmasına bağlılık da eski halini yitirmiş, Aleviliğin toplumsal düzene dönük “düşkünlük”, “muasiplik” gibi benzer sosyal içerikli uygulamalar da ortadan kalkmıştır. Bu duruma rağmen Abdallar, Anadolu Türkmenlerinin adeta profesyonel mızıkacıları olmuşlardır. Çünkü Anadolu halkında çeşitli sebeplerle oluşan; “Sünnî taassup” adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmiştir. Abdallar da doğal olarak kendilerine terk edilen Türk Halk Müziği’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları olmuşlardır. Yüzyılların Anadolusunun yaşam tarzını kemanın inceliğinde, boz davulun gümbürtüsünde, sazın tellerinde bugünlere, kaynağından taşımışlardır.
“Küçük Asya’nın Kır-Şehri” adlı eserimde “Türkülerden Kırşehir Abdallarına“ adlı bölümle başladığım bu konudaki çalışmamı başlı başına genişleterek beni böyle bir eseri oluşturmaya teşvik eden ve Kırşehir Valiliği yayınları arasında görmek istediğini belirten, kısa sürede kent kültür tarihine birbirinden değerli eserler kazandırılmasına katkı sağlayan değerli kültür adamı sayın Vali M. Lütfullah Bilgin’e kentim ve şahsım adına ne kadar teşekkür etsem azdır.
Mesai arkadaşım Sevgili Ekrem Öztürk ve şahsım tarafından; Belediye Başkanımız sayın Halim Çakır’ın bilgilerine sunulmak üzere, Geleneksel Ozanlar Şöleni kapsamında ve Temmuz 2008’de büyük abdal ozan Neşet Ertaş’ın, alışılagelmiş konser etkinliği sürecinden farklı olarak ve ilk defa “Abdallar” konulu bir panele panelist olarak katılımının sağlandığı bir panel gününde, bu eserimin tanıtım kokteylinin ve imza gününün de etkinlik kapsamı içerisine alınması planlandığından eser, Kırşehir Belediyesi Kültür-Tarih yayınları serisi arasında basılmış bulunuyor. Bu vesileyle önermelerimize hoşgörülü yaklaşımları ve destekleriyle sağladığı bu engin katkılardan dolayı Belediye Başkanımız sayın Halim Çakır’a teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu çalışmam boyunca konunun tarihsel süreciyle ilgili olarak fikir ve bilgi alışverişinde bulunduğum Doç. Dr. Erol Seyfeli’ye, Ahi Evran Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim görevlisi değerli dostum İsmail Kasap’a, Valilik Basın-Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürü Osman Demir’e, kısa bir süre zarfında gecesini gündüzüne katarak, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Kırşehir’e gelişiyle ilgili olarak Cevat Hakkı Tarım ve Sırrı Kardeş tarafından 1948 ve 1950 yıllarında derlenmiş hatıratları bugünkü Türkçeye uyarlayarak Kırşehir Belediyesi tarafından tıpkı basımlarının gerçekleştirilmesine katkı sunan ve bu eserimin de Türkçe tashihini gerçekleştiren, Ahi Evran Üniversitesi Türk Dili Okutmanı sevgili M. Akif Alkaya’ya, bilgisayar diziliminde benimle aynı heyecanı paylaşan Kırşehir Belediyesi Basın Yayın ve Halkla İlişkiler çalışanı Derviş Arslan ve oğlum Nazım Yılmaz’a, kapak tasarımını gerçekleştiren sevgili Şener Soysal’a teşekkür etmeyi bir borç bilirim.



Adnan YILMAZ – Temmuz 2008







İÇİNDEKİLER

Ön söz
Abdallar ve Farklılaşan “Abdal” Adı
Alevilikten Gelme Bir İslam Yorumu
Abdal Kadınlarında Türk Kadınlarının Kontrollü Bir Rahatlığı Fazlasıyla Mevcuttur
Babai Türkmenlerinin Bakiyeleri Olarak Anadolu Abdalları
Türküde “Abdal”, Abdal’da “Türkü”
Türküleri, Destanları ve Ağıtları Düğünlerde Yaşattılar
Terk Edilen “Erkek Köçek” Geleneği
Dadaloğlu ve Karacaoğlan Geleneği Kırşehir Abdalları Geleneği İle Etle Tırnak Gibi Kaynaşmıştır
Abdalla’da “Bozlak”
Abdalar, “Destan” Kültürünün de Taşıyıcısı
Türkiye’de; Bağlama ve Kemanı Yan Yana İcra Eden Sadece Kırşehir Abdallarıdır
KIRŞEHİR’İN TEBER UŞAĞI USTALARIMIZ
Abidin Usta (Ertem) Anlatıyor
Neslimizi Hor Görenlerin Çocukları, Sazı Koltuklarına Öyle Takmış ki...
“Aptalsız, Çalgısız Düğün Olmuyor Mu?” Diyenlerin Şimdi Torunları Ninesinin Ayağını Yürütecek Kadar Saz Çalar Olmuşlar!
“Alamancı Kayında Sonradan Görmüşlüğün Şişkinliği Vardı!”
Haftalarca Çaldığımız Düğünlerden “Saatli Düğün”lere...
Din Adamlarımıza Saygımız Var; Bize Yanlış Bakanlar Varsa Bakışlarını Değiştirsinler
İcra Ettiğimiz Sanatla Tarih Gibi Bir Nesiliz
Çekiç Ali ’nin Yaşamı Darbelerle Dolu...
Siyaset mi? Her Dalda Gönül Veririz,
Ama Bir Dalda Gönlümüz Olur...
Aradığını Bulanın Kaybettiğini Aramasına Gerek Yok!
Bizi Bize Bırakın, Bizler Benliğimizin Dışına Çıkmayız
Bozlak Çukurova’yı Terketti, Çünkü Gerçek Bozlak Yapan Bizleriz
Neşet ’in Üzerine Mızrap Koyacak Mızrap Tanımıyoruz
Bizim Neslimiz Birbirinden Kopmamış,Maalesef Akraba Evliliğine Eğilim Duyuyoruz
Hacı Taşan’ın Üstadı Muharrem Usta
Neşet “Kırtıllar”da Dünyaya Geldi
Misafirimize Kendimizden Üstün Değer Veririz
Şer Adamı Değiliz; Kırlangıç Gibi Bazen Altından, Bazen Üstünden Geçeriz Belânın
Bu Meslek Bizi Ölümüze Bile Ağlatmadı
Alçak Gönüllülüğümüze “Bedel” Ödettirilmesin
Bazen Parlak Neslimize Attığımız Günler Bile Oluyor
Hâlâ Bu Mesleği Sürdüren Nesillerimizse Aç Kalmamak İçin Bu İşi Yapıyorlar
ABDAL ANILARINA VE HİKAYELERİNE YOLCULUK
“Cıncıklı Cami”deki Vaaz
Zanaatına Hor Bakan Ustanın Çocuğu
‘Gönül’le Çalıp, ‘Gönül’le Söylediler
Halk Ozanlarının İlham Kaynağıydı Sait…

“Belleyeceksen Bu Zanaatı Belle... Yoksa Seni Kale Mektebine Gönderir, Sürüm Sürüm Süründürürüm”
Neşet’in Leyla’ya Olan Aşkı...Türkülerle Baba–Oğul Atışmaları
Dokuz Dombalak
Muharrem Usta’nın Zengin Ağaya Verdiği “Gönül” Dersi...
Neşet Ertaş’ı Hem Üzen, Hem de Sevindiren Anıt
Hatim İndirtme
“Ehl-i kubur”a Selâmın Ceremesi
“O, Mencilisteki Adamlarına Baksın.
Kabadayı’nın Kestiği Yenir mi
Abdal Duran Deveci’nin Aklı
Mortaş’ın Mezerliği Ölü Gördü
Hele Lezafetini Alamadıydım
İstiklâl Marşını Kim Yazmış
Kulhü'den, Elhem'den Çal
Açık Beyin Ameliyatı mı Yaptın, Kurban Olduğum
Kırtıllarda Davulcu Haydar; O da Perişan
Bir “Ocak” Sönüyor... Boz Davul Karın Doyurmuyor Artık...
KIRŞEHİR ABDALLARININ TÜRKÜ VE BOZLAKLARDA YER VERDİĞİ YAYGIN SÖZCÜKLER VE BU SÖZCÜKLERE YÜKLEDİĞİ ANLAMLAR

KAYNAKÇA




















ABDALLAR VE FARKLILAŞAN
“ABDAL” ADI

“Su dibinde mâhi ile sahralarda âhû ile
Abdal olup yâ hû ile çağırayım Mevlâm seni”
Yunus Emre
Abdal; Arapça’da bedel, bedil karşılıklarının çoğulu olup; “Bir şeyin veya bir kimsenin yerini tutmak.” karşılığı olarak kullanılır. Eski ve yaygın inanışça; dervişler, nefislerini ruhlarına “bedel” olarak verdiklerinden, “bedel” ile “abdal” arasındaki ilişki de buradan kaynaklanmaktadır.
Abdal sözcüğü; bedel kelimesinin çoğulu olarak; “gezgin dervişler”e verilen ad olmuştur. Bu yüzden bir çok olay abdalın bilgisi içinde görülegeldiğinden Anadolu’da “Abdala malum olur.” deyimi kullanılır olmuştur.
Anadolu Abdalları (Abdalân-ı Rûm); Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, gaziler veya alp-erenler, önderliğini Kırşehirli Ahi Evran’ın yaptığı Ahiler ve yine Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı tarafından “kadınlar teşkilatı” olarak örgütlendirilen Bâcıyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları) ile birlikte büyük hizmetleri görülen bu dönemin etkili sosyal zümrelerinden biri olmuştur.
Abdalân-ı Rûm, Aşıkpaşazade’nin ünlü eserinde sözünü ettiği dervişlerdir.
XIV. ve XV. yüzyıllarda değişik adlarla zikredilmekle beraber, daha çok ‘abdal’ ismi ile anılan bu zümrelerin, dönemin resmî tarihçilerince, gelecekleri bozuk, serseri şeklinde bahsedilmelerine rağmen, halk arasında büyük ün kazandıkları görülmektedir.
Şair Vâhidî, 1522’de tamamladığı Hâce-i Cihan ve Netîce-i Can adlı eserinde Anadolu Abdallarını, Kalenderler ve Haydarîler olarak ikiye ayırmakta ve aralarında önemli farklılıklar bulunan birer zümreymiş gibi göstermektedir.
Kânunî Süleyman; İran seferinden döndükten sonra Abdalların Anadolu’daki en mühim merkezleri olan Seyyid Gazi Tekkesi’ni 1556-58 yılları arasında Abdallardan temizletmiş, bunlardan bir çoğunu Kütahya Kalesi’nde hapsettirmiş, “sünnet ehli” olduklarına dair halk tarafından şahitlik edilen bir kısmını da serbest bıraktırmıştır.
Kâtip Çelebi’nin Seyyid Gazi Tekkesi’nde Bektâşî Abdallarının oturduğunu kaydetmesi, Ankara’da Kayaş civarında Hüseyin Gazi Tekkesi ile Yakup Tekkesi’nin Abdallara mahsus olduğunu belirtmesi; Evliya Çelebi’nin hem Seyyid Gazi, hem de Hüseyin Gazi tekkelerini Bektaşi tekkeleri olarak göstermesi, Bektaşiliğin, XVII. yüzyılda diğer bir çok Rafizî zümreleri ile birlikte Abdalları da içine aldığını göstermektedir.
XVIII. yüzyılda ise Bektâşî Abdalları deyiminin yayıldığı, Abdal deyiminin Bektaşi kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıldığı, görülmektedir.
Abdallar; Türkistan’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafya üzerinde dağınık gruplar halinde yaşamışlardır.
Eskiden daha çok göçebe hayatı yaşarlarken, bugün artık yerleşik hayata geçmiş olan Abdallar, yerleşmiş oldukları bölgelere göre; “Abdal, Abdali, Avdal, Habdal, Gilaman, Gurbet, Guyende, Teberci, Carcar” gibi değişik adlarla adlandırılmakta ve aralarında birçok farklılıklar bulunmaktadır.
Günümüzdeki Anadolu Abdallarının; Türk soyundan geldikleri, Müslüman oldukları, başlarında bulunan uluları, “Kara Yağmur”un liderliğinde “Horasan Erleri” olarak Anadolu’ya geldikleri, kendileri tarafından ifade edilmektedir. Güneydoğu Abdalları ise; “Beydili Aşireti” ile beraber Anadolu’ya geldiklerini söylemektedirler.
Türkiye’deki etnik gruplarla ilgili olarak, köy birimlerine kadar inerek geniş çaplı bir araştırma yapan Peter Alford Andrews, Abdallarla ilgili yaptığı incelemede; yukarıda belirtilen bilgiler dışında, Gaziantep yöresindeki Teberci Abdallardan edindiği bilgiye göre; Abdalların, Dedemoğlu önderliğinde, Türkmenlerle birlikte Sivas ve Yozgat yöresinden göç ettiklerini belirtmektedir. Ayrıca, Yozgat bölgesinden Konya’ya göç eden ve ‘Carcar’ diye adlandırılan Abdalların kendilerini köken olarak Alakeçili yörüklere, Güney ve Doğu’daki Abdalların bir çoğunun Beydili Oymağı’na, bir kısmının da kendilerini Karakoyunlular’a bağladıklarını yazmaktadır. Yine Andrews’in Atabeyli’ye dayanarak verdiği bilgilere göre, Antalya’nın Zeytin Köyü Mahallesi’nde oturan Abdallar, kendilerinin Türkmenlerle birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldiklerini belirtmektedirler.
Prof. Dr. Erman Artun’a göre; Abdallar genellikle İç Anadolu Bölgesi’ne yerleşen bir Türkmen boyudur. Bunlar Çukurova’da, Kayseri’de, Kahramanmaraş’ta, Kırşehir’de, Yozgat’ta ve buna benzer birçok yörede yaşamaktadırlar. Bu Abdalların bir bölümü ise çantalarını omuzlarına takarak, köy köy gezerler ve sünnetçilik yaparlardı.
Gerçekte tarihsel süreç içinde “Abdal” adının değişik çağrışımlarına rastlanmaktadır. XII ve XIV. yüzyıllarda İran'da yazılmış metinlerde, Abdal kelimesi “derviş, sûfî” anlamını taşırken, XV. yüzyıldan itibaren dervişlik ile avareliği birbirine karıştıranlar, Abdal kelimesine “divane, meczub'' diyerek horlanan bir mana yüklemişler ve giderek de bu kelime, “bön, ahmak” anlamına gelecek biçimde dışlanan, hafife alınan bir görünüme bürünmüştür.
Abdal kelime ve kavramının, başka ülkelerden daha çok Anadolu'da yaygın bir biçimde kullanıldığını yine yazılı belgelerde görüyoruz.
XVII. yüzyılın ortalarında tarihe “Kadızadeler” adıyla geçen ve şeriat açısından katı bir yol tutan alimlerle, tasavvufçular arasındaki çekişmede, Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan Kadızadeler’in sözü geçer olmuş, tasavvufçuların yadsımadığı musiki ve sema'nın, günah ve sapkınlık olduğunu söyleyen Kadızadeler’in, dini de kullanarak yaptığı menfi propaganda ve dayatmalar Anadolu halkı üzerinde etkisini göstermiş, bazı bölgelerde yaşayan halk, saz çalan, türkü söyleyen, şiir yazanları inançsız ve sapık kişiler olarak görmeye başlamıştır. Türk toplumu tarafından her dönemde önemli bir yeri olan, bu nedenle de ekonomik açıdan iyi durumda olan Abdallar, yapılan menfi propagandalar neticesinde iyiden iyiye yoksullaşmışlar ve giderek bu dışlama sonucu, XVIII. yüzyıldan itibaren de Abdal kelimesinin algılanması bile değişmiş; “serseri, ilenen” biçiminde kullanılmaya başlanmıştır.
Bir dönemler Türkmen beylerinin düğünlerinde çalan, sünnetlerini yapan Abdallar, Fırka-i İslahiye'den sonra şehir ve köyleri dolaşarak, düğünlerde derneklerde çalgı çalmışlar, sünnet yapmışlar ve hatta köçek olup oynayarak çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkartmaya çalışmışlardır.
XVIII. yüzyıl başlarında Anadolu'nun güneydoğusunda Türkmen aşiretlerinin arasında diğer meslek gruplarının yanı sıra, Abdal saz şairlerinin bulunduğu, bunların Türklüklerinden en ufak bir şüphe bulunmadığı ve hala eski Türk Şaman geleneklerinin izlerini taşıdıklarını bildiren eski araştırmacıların tespitlerine ve gözlemlerine günümüzde de rastlanmaktadır.
Fırka-i İslahiye ile birlikte yerleşik hayata geçen Türkmenlerin, yoğun olarak yaşadıkları bölgelere yerleşen Abdalların, Dede Korkut ile Hoca Ahmed Yesevî dönemi halk geleneğinin de sürdürücüleri oldukları söylenebilir. Nitekim genel bir kabulle, Dede Korkut, Kopuzlu Veli uluların atası olarak görüldüğü gibi, elinde kopuz taşıyan kimseler de, “Dede Korkut hürmetine” saygı görür olmuştur.
Fuad Köprülü’nün tahminine göre; Afgan Abdalları veya başka bir ifadeyle Abdal-ı Dürrani’ler tıpkı Kalaçlar gibi, Eftalit Devleti’ni kurmuş olan Türklerin soyundan gelmektedirler. Ama bu Eftalit artığı Türkler, zamanla dillerini kaybederek Afganlaşmışlardır.
İlk defa F. Grenard; Doğu Türkistan’da da Abdal adı altında yaşayan bir etnik zümrenin varlığından söz ederek, Keria yakınlarında elli, Şencen civarında ise yedi- sekiz evin bunlara ait olduğunu bildirmektedir. Daha sonra ünlü sinolog P. Peliot da aynı bölgenin Peynâp köyünde yaşayan Abdallar hakkında bir araştırma yayınlamıştır.
Esasen bu kültürü tüm Türk dünyasında gözlemlemek de mümkündür. Prof. Dr. Umay Günay; “Orta Asya’da teşekkül edip gelişen, Kafkaslar ve Anadolu üzerinden geniş bir coğrafyaya yayılan milli Türk şiirinin, dolayısıyla aşıklık geleneğinin müşterekliğini sağlayan belirli unsurlar vardır.” demektedir.
Aşıklık geleneğindeki bu unsurlar, dünya üzerinde hangi coğrafyada olursa olsun, bütün Türk kavimlerinde ortaktır. Şiir daima ezgili söylenmektedir ve mümkün oldukça bir müzik aleti kullanılmaktadır. Bu müzik aletleri Türkiye’de çöğür veya saz; Azerbaycan’da saz, tar; Türkmenistan’da dutar; Özbekistan’da dombra, dutar; Kazakistan’da ve Karakalpakistan’da dombra, Nogay ve Kumuklarda ağaç (homuz) olarak nitelendirilmektedir. Hepsinin ortak özelliği telli çalgı oluşlarıdır. Fonksiyonları aynıdır. Saz genel olarak sözü dile getirmede yardımcı unsurdur. Dede Korkut’un ‘Kıl Kopuz’u; Karadeniz bölgemizde kemençe, Türkmenistan’da gıcek, Kazakistan ve Balkanlarda yine kıl kopuz adıyla ifade edilmektedir. Bu sazlar aynı ailedendir. Perde aralıkları belirli sesleri vermektedir. Türk ahengini veren bu aletlerin adları değişse de fonksiyonları değişmemektedir.
Orta Asya’da kopuz üç şekilde görülmektedir. Bunlardan biri kıl kopuz, diğeri ağız kopuzu bir diğeri ise Türkiye’de saz olarak nitelendirilen kopuzdur. Ağız kopuzuyla atların yürüyüş şekli dahi terennüm edilebilmektedir. Kıl kopuz ise Korkut Ata’nın çalgısı olarak kabul edilmektedir. Kazaklarda Dede Korkut öykülerinin kıl kopuz ile çalınmasının müziğe ayrı bir değer katacağına, sevap kazanılacağına inanılmakta ve tercih edilmektedir. Azerbaycan’da sazın yanına ney sesi veren balaban, Türkmenistan’da ise dutarın yanına gıcek (kemençe) koşulmaktadır. Bunlar birbirini tamamlayıcı unsurlar olmaktadırlar.
İslamiyet'in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlerde, Arap ve İran kültür etkileşimine karşı, Hoca Ahmed Yesevî, “Hikmet” adını verdiği Türkçe şiirlerini dervişleri vasıtasıyla en uzak bölgelerdeki Türk topluluklarına ulaştırmayı başarmıştır. Bu ‘Hikmet’ler Türk Dünyası’nda düşünce, dil ve inanç birliğinin kurulmasında büyük faydalar sağlamıştır.
Abdal nitelemesi, İran’a oranla Anadolu Türkleri arasında daha çok yaygın kullanılmıştır. Nitekim XIV. yüzyıla ait edebi vesikalardan anlaşıldığına göre; bu yüzyılın başlarından itibaren Anadolu’da ‘Abdal’ lakaplı dervişlerin alabildiğince çoğaldığı görülmektedir.
Türklerin Anadolu’ya gelmelerinden sonra da bu gelenekle beslenen Türk edebiyatı önemli aşamalar kaydetmiştir.
Bu gelenek, milli tarzın en kuvvetli temsilcisi Yunus’tan Âşık Paşa’ya, Pir Sultan’dan Karacoğlan’a, Âşık Ömer’den Köroğlu’na, Dadaloğlu’ndan Toklumenli Âşık Sait’e, Âşık Sülük Hüseyin'e kadar ulaşmıştır. Toklumenli Âşık Sait, Küçükkavaklı Âşık Hüseyin gibi saz çalmasını bilmeyen fakat iyi şiir yazan şairler, zamanla yazdıkları şiirlerini saz çalan şairlere intikal ettirmişlerdir. Nitekim Kırşehir Abdalları aşiret yaşamında içli dışlı oldukları Toklumenli Âşık Sait gibi şairlerin şiirlerini sazlarıyla bugünlere taşımışlardır.
Giderek halk arasında ünlenen saz şairliği, saz çalmasını bilmeyen birçok şairi de saz çalmaya mecbur kılmıştır. Çünkü sazsız sözden fazla zevk almayan halk, saz çalmayan bir şairin şiirlerinin yayılmasına öncülük etmemiştir.
Bugün Abdallar; Türkiye’de yaygın olarak Antalya, K. Maraş, G. Antep, Adana, Ş. Urfa, Konya, Sivas, Osmaniye, Amasya, Dinar, Osmancık, İskilip, Van, Merzifon, Mecitözü, Havza, Karaman, Kulu, Mut, Muş, Elmalı, Keskin, Kırşehir, Niğde, Çiçekdağı, Tarsus, Erzurum, Hatay, Eskişehir, Burdur, Tokat, Nevşehir, Tunceli, Manisa, Zonguldak gibi çok geniş bir coğrafî alanda yerleşik hayata sahip olmakla birlikte, özellikle metropellere de yönelik göçle birlikte, Türkiye’nin hemen her yerinde yaşamaktadırlar.
İç Anadolu’da Kırşehir, Yozgat, Kaman, Keskin, Hacıbektaş, Avanos ve Ortaköy yöresinde yoğunlaşan Abdallar, Fırka-i İslahiye’den sonra kendileri gibi diğer Türkmen ailelerle birlikte Kırşehir merkez olmak üzere, Orta Anadolu’ya gelmişler, Kırşehir’in Yağmurlu Büyükoba, Hacıbektaş’ın Engel, Avanos’un Büyüklü, Ortaköy’ün Kümbet köylerine yerleşmişlerdir.
Keskinli Abdallara ‘Savruklu Abdalı’ da denilmektedir. Bunlardan bir kısmı ‘Denek Abdalı’ diye anılmaktadır. Bunlar Keskin’e Sivas ve Ankara Balışeyh’ten gelmiş olduklarını, 150 yıldan fazla bir süre Keskin’de bulunduklarını söylemektedirler. Keskin’de eskiden devecilik yapan Abdallara da ‘Kaçaköşekliler’ ya da ‘Köşek Abdalları’ da denilmektedir. Bugün hayatta bulunmayan Hacı Taşan (Sazcı) ve Erol Cöke (Kemancı) yanında, Seyit Çevik (Kemancı), Metin Öge (Zurnacı), Haydar Barın (Zurnacı), Şinasi Barın (Zurnacı) Keskin’de önde gelen ve bu yörede isim yapmış Abdal sanatçılardır.
Horasan’dan Yağmur Dede’nin başkanlığında Anadolu’ya geldikleri bildirilen Abdalların, Kırşehir'in Yağmurlu köyüne oturdukları zaman, başkanları olan ulu kişi Yağmur Dede’nin adını bu köye verdikleri yönündeki iddialar, yörenin tarihini bilmeyenlerce, yer adından ve Abdalların burada bir dönem yerleşmiş olduklarını dikkate alarak yapılan söylentiler olarak değerlendirilmekte ve yaygın olarak, doğru görülmemektedir.
Bugünkü Kırşehir Abdallarının anlatımlarında da görülebileceği gibi, bu zümreler ekseriyetle gezginci olup, bir dönemde Yağmurlu köyü kenarına gelip yerleşmişlerdir. Yaşlı Abdalların anlatımlarına göre; buraya Deveciler (meşhur Yusuf Ustagiller), Garip Hasanlar (Hacı Derviş Garip, Hasan Garip, ‘Kabadayı’ lakaplı Hüseyin Garipler) ve Muharrem Usta (Ertaşlar) gelmişlerdir. Bunlardan birçoğu buradan da Kırşehir’in Bağbaşı Mahallesi’ne göçmüşlerdir. Abdalların bu köye yerleşmeden önce de bu köyün adının Yağmurlu olduğu açıktır. Kaldı ki Yağmurlu köyü “Kırtıllar” gibi bir Abdal köyü olmayıp, Abdalların bir dönem eğleştikleri ve buradan Kırşehir ve çevre Türkmen düğünlerine ulaştıkları ve geçici yerleşimde bulundukları bir köydür. Kırşehir Kaman ilçesinin Meşe köyünde bir süre civarda çokça ün yapmış Tahir Ağa’dan bahseden, anne tarafından annesinin babası olması nedeniyle Dececilerden Meşhur Yusuf Usta’nın torunu, baba tarafından da, Çekiçlerden Rıza Akdoğan’ın oğlu bulunan saz sanatçısı ve bozlak ustası 1947 doğumlu Bektaş Usta (Akdoğan) Çekiçlerin, bu ağanın davetiyle ve de bu ağaya sığınarak Meşe köyüne gittiklerini, kendi babasının da içinde olduğunu ve bir süre bu köyde kaldıklarını, bir kısım Çekiçlerin de Kaman Sarıuşağı Mahallesi’ne buradan göçtüklerini, sonradan amca çocukları bulunan kişilerin bile ayrı soyadı aldıklarını bildirerek somut örnekler sunmaktadır.
Meşhur Ali Çekiç (Çekiç Ali), İbrahim Usta (Akyol), Haydar Usta (Altaş) ve Haydar Akdoğan adlı Abdallar, öz amca çocukları olduğu olduğu halde, farklı soyadları almışlardır.
Yazdıklarını sazla söyleyen şairler tarih boyunca sık sık Kadızadeler’in menfi propagandalarına hedef olmuş ve adeta dışlanmış olmalarına rağmen, büyük şehirlerde, kahvelerde, meclislerde ve konaklarda sevilen ve aranılan zümreler olmuşlardır.
Yine bu gruba dahil, pek şiir yazmayan fakat diğer âşıkların tabiat, aşk, yoksulluk, göç, savaş, iskan, gurbet gibi konuların işlendiği duygu dolu ve toplumsal konuları içeren şiirlerini besteleyip çalarak ve usta yorumlarıyla geniş halk kitlelerine sevdiren Abdallar olmuştur ve bunlar bugün de özellikle Kırşehir’de canlı olarak varlıklarını korumaktadırlar.
Anadolu Abdalları dendiğinde karşımıza duru, bozulmamış, bakir bir topluluk olarak Kırşehir Abdalları çıkmaktadır. Öyle ki; şartların “düğün çalgıcısı” yaptığı, kendileriyle bağdaşıklığı bulunmayan başkaca zümrelerin de “Abdal” adıyla anılmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Nitekim Kırşehir’de Kervansaray Mahallesi’nde “Kürt Abdalı” denilen bir grup vardır. Kırşehir Abdalları; bunların Abdal olmadığını, Bozok'tan gelme olduklarını, alaturka saz çaldıklarını, düğün çalgıcılığının geçerli olduğu bir dönemde çalgıcılık yaptıklarından toplumun onları da “Abdal” diye nitelediğini belirtmektedirler.
Bulduk ve Yusuf ustalardan Muharrem Ertaş’a, Hacı Taşan’dan Çekiç Ali’ye, intikal eden bu gelenek, günümüzde yaşayan Abdal ozanlardan, Türkiye çapında tanınan temsilcisi olarak, Neşet Ertaş’la devam etmektedir.
Anadolu’daki Abdallar, daha çok göçebe hayatı sürerek, çalgıcı, türkücü ve masalcı olmaları özelliğiyle ortaya çıkarlar ki bu durum, onların kuşaktan kuşağa birer kültür taşıyıcısı olmalarıyla da ciddi bir paralellik göstermektedir.
Abdallar kendilerinin ‘Çingene’ler ve ‘Gurbetler’le karıştırılmamasına özel vurgu yapıp, Çingene ve Gurbetlerin kendilerinden farklı topluluklar olduklarını özellikle belirtmektedirler ve Çingenelerin gittikleri o bölgelerde sahip oldukları olumsuz imajı asla paylaşmak istememektedirler.
Gerçekten de gerek soy gerekse yaşam tarzları ve davranış özellikleri bakımından Abdalların Çingenelerle bir ilgileri bulunmamaktadır. Kendileri de zaten Çingenelerle birlikte anılmaktan hiç hoşlanmamaktadırlar.
Hemen belirtelim ki, çok az sayıda olmakla birlikte, ‘Çingene’ tabir edilen kesimlerle evlilikleri olmuştur. Ancak bunları adeta kendi kültürleri içinde eriterek icra ettikleri sanat dünyasına kilitlemişler, kendi tabirleriyle “topluma kazandırmışlar”dır.
Bozlak ustası Muharrem Ertaş’ın; oğlu Neşet Ertaş’ın Leyla ile evliliğine;
“Dokunsalar nazik tene kir gelir,
Bizden önce ceddimize ar gelir”
deyip, “Aslı bozuk alma dedim evladım” şeklinde açıkça türküyle gönderme yapması da, bu konuda akılda tutulması gereken bir husustur. Nitekim; Abdalların kendilerini Çingeneler ve Gurbetlerle karıştırılmamalarına hassasiyet göstermeleri, Çingene ve Gurbetlerin kendilerinden farklı bir topluluk olduklarını özellikle belirtmeleri, çingenelerin yerleştikleri bölgelerde sahip oldukları olumsuz imajı paylaşmak istememeleriyle de ilgilidir.
Birçok araştırmacının; Kırşehir Abdallarını, Anadolu Abdalları için inceleme ve araştırmalarına örnek göstermesinin haklı gerekçesinin izahı da böylece ortaya çıkmaktadır.
Araştırma ve incelemelerde bulunmak üzere Kırşehir’e de gelen ve tek başına büyük bir özveriyle neredeyse tüm Anadolu’yu dolaşarak, birebir ve yüz yüze Abdallarla söyleşen ve bu konuda henüz kitaplaştırmadığı gözlemlerini şahsımla paylaşan Ali Aksüt; “Abdalların Yaşadığı ve Belirleyebildiğim Yerleşim Yerleri” başlığıyla aktardığı bilgilerde Abdal yerleşim yerlerini söyle sıralamaktadır:

Adana Merkez Dumlupınar Mahallesi
Adana Merkez İller Bankası arkası
Adana Merkez Ondokuzmayıs Mahallesi
Adana Ceyhan Caynak Mahallesi
Adana Ceyhan Durhasandede Köyü (birkaç ev)
Adana Ceyhan Fatih Sultan Mehmet Mahallesi
Adana Ceyhan Şahin Özbilen Mahallesi
Adıyaman Gölbaşı Maltepe köyü
Afyon Çay Yeşilyurt-Uyanık köyü
Afyon Dinar Tekke Mahallesi
Afyon Emirdağ Cumhuriyet Mahallesi
Afyon Emirdağ İnkılap Mahallesi
Afyon Emirdağ Kurtuluş Mahallesi
Afyon Emirdağ Yeni Mahalle
Afyon Sultandağı Yeni Mahalle
Afyon Şuhut Ağın köyü
Afyon Şuhut Bedeş Kasabası
Aksaray Merkez ?
Amasya Merkez Küçükkızılca köyü (Geygel)
Ankara Merkez Çinçin Yenidoğan Mahallesi
Ankara Merkez Dikmen İlker Mahallesi
Ankara Merkez Feridun Çelik Mahallesi
Ankara Merkez Hüseyin Gazi Mahallesi
Ankara Merkez Nato Yolu çevresi
Ankara Merkez Siteler Önder Mahallesi
Ankara Bala Abilas köyü
Ankara Bala Yeniköy
Ankara Çubuk Demirci köyü
Ankara Gölbaşı Bahçe köyü
Ankara Gölbaşı Soğulcak köyü
Ankara Haymana Çekirge köyü
Ankara Koçhisar ?
Ankara Polatlı Ali Kolan köyü -boşalmış-
Ankara Polatlı Cumhuriyet Mahallesi
Antalya Merkez Varlık Mahallesi
Antalya Merkez Zeytinköy
Antalya Finike Yuvalı köyü
Antalya Manavgat Bereketli köyü
Antalya Manavgat Cezaevi yanı
Antalya Manavgat Şelale altı
Antalya Manavgat Yemişli Köyü
Antalya Alanya Çayağzı
Antalya Alanya Kargıçay (Araplar)
Antalya Alanya Kundu
Antalya Gazipaşa Abdal Mahallesi
Antalya Serik Kürüş Mahallesi
Antalya Serik Kökez Mahallesi
Aydın Kuyucak Yamalak Kasabası
Bolu Düzce Kırkpınar köyü
Burdur Merkez Gölbaşı Köyü
Çorum Merkez Gölköy
Çorum Alaca Büyükcamili
Çorum Alaca Dereyazıcı
Çorum Alaca Nesimi Keşlik
Çorum Sungurlu Başpınar Mahallesi
Çorum Sungurlu Gölpınar köyü
Denizli Merkez Cabar köyü
Denizli Merkez Kocabaş köyü
Denizli Honaz Kingen köyü
Denizli Honaz Dereçiftlik köyü
Denizli Sarayköy Uyanık köyü
Denizli Serinhisar Yatağan Kasabası
Erzurum Merkez Mahallebaşı Mahallesi
Erzurum Merkez Sütevleri
Eskişehir Merkez Kurtuluş Mahallesi
Eskişehir Merkez Emek Mahallesi
Gaziantep Merkez Karşıyaka Mahallesi
Gaziantep Merkez Hoşgör Mahallesi
Gaziantep Merkez Ünaldı Mahallesi
Isparta Merkez Bağlar Mahallesi
Isparta Merkez Karakavak Mahallesi
Isparta Merkez Yedişehitler Mahallesi
Isparta Eğirdir Göktaş köyü
Isparta Yalvaç Kaş-Hacıbey Mahallesi
İçel Merkez Gündoğdu Mahallesi
İçel Anamur Mahallesi
İçel Mut Askerlik Şubesi yanı
İçel Mut Ortaköy (Kiprili)
İçel Mut Sarıbucak köyü -boşalmış-
İçel Silifke Say Mahallesi (Kıptiye)
İçel Tarsus Akgedik köyü
İçel Tarsus Demirkapı Mahallesi
İçel Tarsus Mithatpaşa Mahallesi (‘Halep’ten gelmeyiz’ diyorlar.)
İçel Tarsus Polatlı köyü
İçel Tarsus Cetvel Mahallesi
Karaman Merkez Eskiyeni Mahallesi
Karaman Merkez Fatih Mahallesi
Karaman Merkez Dıştekke
Kayseri Merkez Battalaltı Mahallesi
Kayseri Sarız Tavla köyü
Kayseri Sarız Kurdini köyü
Kırıkkale Merkez Pınarbaşı Mahallesi
Kırıkkale Merkez Karşıyaka Mahallesi
Kırıkkale Merkez Ankara asfaltından Kırıkkale girişi
Kırıkkale Merkez Uzunlar köyü (Denekdağı)
Kırıkkale Merkez Elmalı Köyü (Dedeköyü)
Kırıkkale Keskin Yeni Mahalle
Kırıkkale Keskin Köprü köyü (Kafalar Mezrası)
Kırşehir Merkez Bağbaşı Mahallesi
Kırşehir Akpınar Gırtıllar köyü
Kırşehir Çiçekdağı Boyalık Mahallesi
Kırşehir Kaman Sarıuşağı Mahallesi
Konya Merkez Yeni Mahallesi
Konya Merkez Doğanlar Mahallesi (Carcar-Geygel)
Konya Merkez Eskiçimenlik (Doğuş Mahallesi)
Konya Akşehir Beşkavaklar Mahallesi
Konya Akşehir Muhacir Mahallesi
Konya Akşehir Yarenler Mahallesi
Konya Akşehir Ortaköy
Konya Beyşehir Hüyük Mahallesi
Konya Beyşehir Çamlar köyü
Konya Çumra Hayvanpazarı Yanı
Konya Çumra Ortaköy
Konya Ilgın Abdallar Mahallesi
Konya Kulu Mahallesi
Konya Seydişehir Değirmenci Mahallesi
Konya Sultandağı Yeni Mahalle
Konya Yunak Sülüklü Köyü
Konya Yunak Çekirge Köyü
Malatya Merkez Çavuşoğlu Mahallesi
Malatya Doğanşehir Yuvalı köyü
Malatya Yazıhan Tencili köyü
Manisa Kula Abdal Mahallesi
Muş Varto Hasan köyü (Avdelij)
Nevşehir Hacıbektaş Geygel köyü
Sivas Gemerek Akkilise köyü
Sivas İmranlı Arık köyü
Tokat Merkez Çerdigin köyü
Tokat Merkez Sarıtarla köyü
Tokat Merkez Hasanbaba köyü
Tokat Niksar Dönekse köyü
Tokat Niksar İleyis köyü
Tokat Niksar Sadoğlu köyü
Uşak Merkez Elmalıdere Mahallesi
Yozgat Merkez Kırıksoku köyü
Yozgat Yerköy Almahacılı köyü
Kıbrıs Lefkoşa Sultandağı (Konya’dan göçmeler)
Kıbrıs Magosa Tuzcular




“Abdal Horasan’ı geçti, sen tarikat arıyorsun.”

Alevilikten Gelme Bir İslam Yorumu

“Sünnî Taassup; Adeta Çalgıyı, Türküyü Abdallara Havale Etmiştir.”

“Varıp yaslanayım Hacı Bektaş'a
Abdalın olayım çullar içinde.”

İran’da XI. ve XIV. yüzyıllarda kaleme alınmış edebi metinlerde “derviş”, XV. yüzyıla ait metinlerde ise “divane” anlamında kullanılmıştır.
Abdalların ve abdallığın tarihsel kökenlerine bakılırsa, tasavvuf, Bektaşilik ve Alevilik ile ilişkili oldukları görülmektedir.
Kimi zaman onlardan bahsedildiğinde de “ışık” sözcüğü kullanılmıştır. Daha sonraları Bektaşiliğin bu zümreleri içine aldığı, bir kısmını değiştirdiği ve hatta erittiği yönündeki görüşlere karşı, tersini hatırlatmakta da yarar vardır.
Anadolu Abdalları, kendilerini “Sünnî” diye niteleyen ya da nitelenen halk içinde yaşamaları sonucunda eskiden kalma alışkanlık ve yaşam tarzında ciddi değişimlere uğramışlardır. Bu duruma rağmen Abdallar, Anadolu Türkmenleri’nin adeta profesyonel mızıkacıları gibidirler. Çünkü Anadolu halkında çeşitli sebeplerle oluşan “sünnî taassup”, adeta çalgıyı, türküyü Abdallara havale etmiştir. Abdallar da doğal olarak kendilerine terk edilen Türk Halk Musikisi’nin ve oyun kültürünün doğal taşıyıcıları olmuşlardır.
Kırşehir’de yaşayan Abdallar cem törenlerini neredeyse unutmuşlardır. Yaşlılarının anlatımlarına göre; eskiden dedeleri Yozgat’tan gelirmiş. Dedelerine “Tozlular” derlermiş. Ayrıca bu dedelere “Yeşil Bağ Yakan” sülale de derlermiş. Yine Kırşehir Abdallarıyla birçok yönden akrabalıkları bulunan Keskin Abdallarının anlatımlarına göre de; Ankara-Bâlâ’dan “Tozlu oğulları” adlı dedeler gelir kendilerine cem yaptırırlarmış. Esasen Türkmen olan Abdalların, Alevî bir gelenekten geldikleri, Bektaşî geleneğine sahip oldukları hemen tüm araştırmacılarca ittifakla belirtilmekle beraber, kendileri tarafından da dillendirilmektedir.
Ancak üzerinde dikkatle durulacak bir husus vardır ki, o da Abdalların Sünnî geleneğin içinde asla çatışmacı olmamalardır. Bu anlamda Abdalların; engin bir özveri ve hoşgörü kültürlerinin özünü bozmadan, ciddi bir sosyolojik dönüşüm içine girdiklerini ve bu süreci yaşadıklarını duyurmak son derece yerinde olacaktır.
Alevî bir dinsel gelenekten gelmiş olan Abdallar arasında, geleneksel dinsel etkinliklere katılımlar geçmişe göre hayli zayıflamış, Alevî dedeler artık ziyaretlere gelmediklerinden cem törenleri neredeyse unutulmuş, dedelik yapılanmasına bağlılık da eski halini yitirmiş, dedelik adeta sembolik bir boyutta algılanır olmuş, Alevîliğin toplumsal düzene dönük “düşkünlük”, “muasiplik” gibi benzer sosyal içerikli uygulamaları da ortadan kalkmıştır.
Kendilerine Alevî diyen bu zümreler, Ehl-i Beyt’e bağlı olduklarını söylemekte, Muharrem ayında Kerbela şehitlerine yas tutmaktadırlar. Esasen Alevî olarak bilinen bu zümreler, kimi zaman Müslümanlıkla uyuşmayan, bu yüzden de çok yerde kabul görmeyen, gerçekte ise İslam öncesi yüzyıllara ait eski Türk inançlarını yaşatmaktadırlar.
Geçmişte “Abdalân-ı Rûm” denilen ve halk arasında büyük şöhretleri olan bu kimseler, çoğu zaman inançları bozuk, serseri dervişler olarak gösterilmiş, şeriat dışı olarak görülegelmiştir.
Alevîlikten gelme bir İslam yorumuna sahip olup, çok sıkı bir dini gelenek içinde hareket etmeyen Abdallardaki bu sosyolojik farklılaşmanın temelinde, sosyal barış, uyum anlayışı ve dini hoşgörü bulunmaktadır.

“Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san,
Dört kitabın ma'nisi budur eğer var ise.”
Yunus Emre


XV. yüzyılda Abdallar, giderek Osmanlı Devleti’nin merkezîleşme ve bürokratik bir imparatorluğa dönüşme sürecinin dışında kalmışlar, Sünnî İslam’ın Edirne’ye ve 1453’ten itibaren İstanbul’a yerleşmesi sonucunda tamamen sistem dışı bir niteliğe bürünmüşlerdir.
İran’da Safevî Devleti'nin kurulması ve Kızılbaş etkinliğinin Anadolu’da yayılması ile birlikte Abdalların Kızılbaş hareketiyle bütünleştiği doğrultusunda görüşler de dikkati çeker.

“Kul Himmet üstâdım ummâna dalam,
Gidenler gelmedi bir haber alam,
Abdal oldum şal giyindim bir zaman,
Bir dost bulamadım gün akşam oldu.”
Kul Himmet

Hatâyî (Şah İsmail Safavî), Pir Sultan Abdal, Kul Himmet’in nefesleri Abdallar arasında hala derin bir hürmetle okunur ki, yakın zamana kadar sünnetçilik mesleğini de icra eden Zurnacı Abdal Ayvaz Usta (Başaran); “Abdal Türkmen demektir. Gezici Halk Ozanı demektir. Şiirin, türkünün erbabı; haksızlığın, yalanın, haramın panzehiri demektir. Pir Sultanlar, Teslim Abdallar, Kaygusuz Abdallar, Kul Himmetler bizim Abdal kültürümüzün pirleridir. Size Abdalı anlatayım.” dedikten sonra, yarı şaka; “Abdal Horasan’ı geçti, sen tarikat arıyorsun.” sözünü hatırlatıp, tamamen ezberindeki bir Can Hatayî nefesini söylemiştir.

Abdallığın binasını sorarsan,
Evvela Muhammed Ali Abdaldır.
Hakikat ilminin manasını sorarsan,
Allah Allah diyen kullar Abdaldır.


Muhammet Kırklar’a Veli Beş dedi,
Ali’yi gördü indi şerziye Allah dost dedi.
Muhammed de Abdal olmak istedi,
Üçler, Beşler, Kırklar yolu Abdaldır.

Muhammed Kırklar’dan bir hayal gördü,
Bu hayal neymiş diye fercibe erdi.
Kırklar kapısından içeri girdi,
Gördü semah dönen erler Abdaldır.

Gel erenler birlik olalım,
Mahsur gibi dara duralım,
Verip ikrar kardaş olalım,
Pir Hünkar Hacı Bektaş Abdaldır.

Ey Sofu, sen Abdallık yolun bilmezsin,
Gözlerin kör olmuş, hakikatı görmezsin,
Kırklar meydanına varamazsın,
Kerbala’da yatan Ehlibeyt Abdaldır.

Can Hatayim, Abdal oğluyum dersen,
Muhammed Ali’nin yolun bulayım dersen,
Kırklar meydanına varayım dersen,
Zalımlar elinde ölen Pir Sultan Abdal’dır.





Abdal Kadınlarında Türk Kadınlarının Kontrollü Bir Rahatlığı Fazlasıyla Mevcuttur


Gaziantep yöresinde bulunan Abdallarla ilgili Cemil Cahit Güzelbey’in gözlemleri bir hayli ciddi ipuçları vermektedir. Bu gözleme göre; söz ve saz sanatçıları olan bu zümreler, çeşitli gruplara ayrılarak değişik oymaklarda yaşamakta, icra ettikleri sanatta, bir kural olarak birbirlerinin bölgesine girmemekte, aralarında kan davası olan köyleri sevmemekte, dahası içinde çatışma ve çekişme olan köylere gitmemektedirler. Alevi de olan bu Abdallar, Atatürk devrimlerine son derece bağlı ve sadıktırlar. Bu zümreler çok sevdikleri Hz. Ali’nin suret değiştirerek, Atatürk şekline bürünmüş olduğuna ilişkin bir mistik inanç bile taşımaktadırlar. Hemen her yerde Abdal kadınlarının tesettür giymedikleri, herkese karşı rahat ve açık oldukları, genellikle esmer yüzlü, kavruk ve tıknaz vücutlu bu kadınların giyimlerinin Avşar kadınlarının giyimleriyle aynı olduğuna dikkat çekilmektedir.
Kırşehir tarihi yazarı Cevat Hakkı Tarım, birçok Türkmen köyünde çarşafa “Arap Çarı”, başörtüsüne de “Acem Şalı” dendiğini belirtmektedir ki, bu durum bile Türklere tesettürün sonradan girdiğini göstermektedir. Nitekim “Acem Şalı” vurgusu;
“Başında Acem Şalı,
Sen Ol Başımın Tacı”
ya da Neşet Ertaş’ın;
“Mayil oldum gonca güle,
Acem şalı ince bele,”
gibi Anadolu’da birçok türkülere de konu olmuştur ki, bu durum “şal”ın Acem ülkesinden gelmiş olmasıyla direkt ilintilidir.
Abdal kadınlarının giyimlerine ilişkin olarak yine zurnacı Ayvaz Başaran şöyle demektedir:
“Abdallar özbeöz Türkmen’dir. Anadolu Abdalları, Hacı Bektâş-ı Velî tarikatındandır. Haram yemez, zina yapmaz, yalan söylemez. Hacı Taşan’ın, Neşet Ertaş’ın semahları vardır. Bunları Gülşen Kutlu ve Emel Taşçıoğlu da söylemektedirler. Abdallarda sofuluk da olmaz, yobazlık da… Kadınlarımız, kızlarımız, gelinlerimiz Anadolu’da giyim kuşam nasılsa öyle giyinirler. Genç kızlarımızın çoğunun başı açıktır. Belli bir yaştan sonra evde tülbent takarlar. Çarşıya pazara giderken de başlarında eşarp olur.”
Abdal kadınları şehirlerde ücret karşılığı yorgan dökme, döşek sırıma ev temizliği gibi ücretli işler yapmışlar ve halen yapmaktadırlar ki meşhur Bulduk Usta’nın oğlu 1924 doğumlu Ahmet Usta (Ertaş) da bu durumu şöyle anlatmıştır:
“Davul çaldık, zurna çaldık, rızkımızı kazandık. Yokluğu, sefaleti de yaşadık. Fakat hiçbir zaman, haksızlığımız, hırsızlığımız, hainliğimiz, kavgamız, zinamız, yalanımız, sahtekarlığımız olmadı. Son 20-25 yıldır kadınlarımız, gelinlerimiz, kızlarımız evlere temizliğe gider oldu. Ev sahipleri anahtarlarını verip evi teslim ettiler. Altınlarını, paralarını, kıymetli eşyalarını açıkta bırakıp gittiler. Allah’a çok şükür neslimizden hiç kimse tek kuruşa tenezzül edip, dönüp bakmadı. Hiçbirimizin, hiç kimsenin parasında, pulunda gözümüz olmadı.”
Yerleşik yaşama geçiş ve kentleşme ile birlikte “geniş aile”den “çekirdek aile”ye geçiş süreci Abdallarda da başlamış, buna paralel olarak çocuk sayılarında da ciddi düşüş eğilimi görülmüş, ataerkil yapı zayıflamaya yüz tutmuş ama tüm bunlara rağmen hâlâ ailenin bütün fertlerine, özürlü, hasta ve yaşlılarına ölünceye kadar sahiplenme gibi geleneksel Türk ananesi tüm canlılılığı ile yaşatılmaktadır. Abdallar arasında aile kavramı son derece önemsenmiş olup, aile bağları hâlâ oldukça kuvvetli durumdadır. Geleneksel olarak erkek egemenliği sürmekle birlikte, yeni kuşaklarda kadının da mirastan pay alma anlayışı iyiden iyiye yer etmeye başlamıştır. Abdallarda kadın; evinin kadını, aile içi etkinliğin düzenleyicisi ve anne rolünü devam ettirmektedir. Abdal kadınlarında Türk kadınlarının kontrollü bir rahatlığı fazlasıyla mevcuttur ve kadın etkin bir konumda olmakla birlikte, erkek evin ekonomik gereksinmelerini karşılamak durumundadır.
Kırşehir Abdallarından bir dönem vekil öğretmenlik de yapan ve aydın bir kimlik taşıyan Abidin Ertek’le yapılan ve ileriki bölümlerde yer alan “Abdallardaki evlilik konusu”nun da yer aldığı söyleşide de görülebileceği gibi; Abdalların kendilerinin dışındaki kesimlerle kız alıp vermesi neredeyse imkansız olmuş, bu durumu Abidin Usta, şık ve üsturuplu ve hatta kendileri açışından adeta diplomatik bir ifadeyle; “Maalesef akraba evliliğine eğilim duyuyoruz.” şeklinde ifade etmiştir.
Aslına bakılırsa böylesi bir bakir kültür geleneğinin bu günlere kadar nostaljinin de ötesinde yaşanıyor olarak gelmesinde bu durumun direkt etkisi vardır. Çünkü her Abdal çocuğu daha doğduğunda mutlaka saz, keman, darbuka, davul, zurna, köçeklik ya da bunların çoğunu birden öğrenip, icra etmeye adaydır.




Babâî Türkmenlerinin Bakiyeleri Olarak
Anadolu Abdalları


Abdal adı verilen zümrelere; Doğu Türkistan, Azerbaycan, Hazar Denizi’nin güney kıyısında yaşayan Türkmen boylarında rastlanmaktadır. Bunlara Afganistan, İran, Azerbaycan ve Türkiye’de tarihin birçok dönemlerinde rastlandığı tarihi belgelerle de sabittir.
F. Grenard, 1898’de yayınladığı “Le Türkestan et le Tibet” adlı eserinde; yerli halkın kendilerine Abdal adını verdiklerine, Müslüman olduklarını söylediklerine, her yıl Muharrem’de matem ayini yaptıklarına, Hz. Ali’ye ve evlatlarına büyük muhabbet beslediklerine ilişkin gözlemlerini aktarmaktadır.
F. Grenard bu zümrelerin dillerine ilişkin olarak da; Türkçe olmayan yetmiş yedi kelimeden otuz yedisinin Farsça, on birinin bozuk Farsça olduğunu ancak asıl dillerinin Türkçe’yle çoğaldığına ve zenginleştiğine dikkati çekmekte, sonuçta dillerinin tamamen Türkçe olduğunu belirtmektedir.
Yine Nebelson, daha 1852’de yayınladığı eserinde; Hazar ötesi Türkmen toplulukları arasında Abdal adıyla anılan bir kabilenin varlığını duyurmaktadır.
Bir Türkmen devleti olan Safevîler döneminde, İran’ın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türkmenlerin içinde Şamlu oymakları arasında “Abdallı” adıyla anılan bir oymağın varlığı da bilinmektedir.
Orta Asya’dan İran-Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya, sonraları da Halep, Şam Türkmenleri içindeki bazı oymaklarla İran’a giden bir Abdal oymağının varlığını İran Şahı Tahmasb bildirmektedir. Bu bilgilerin ışığında; Abdalların Horasan ve civarında yaşayan bir Türkmen kabilesine mensup olduklarına, Moğol baskısıyla Anadolu’ya geldiklerine ilişkin görüşlerin hiç de yabana atılacak türden olmadığı bir gerçektir. Kaldı ki Cevdet Türkay da; Abdal oymaklarının arşiv belgelerinde “Türkmen Taifesi” olarak gösterildiğini belirtmekte ve Abdalların hem Türkmen aşiretleri, hem de Türkmen cemaatleri olarak Anadolu’nun birçok bölgelerine yerleştiklerine dikkati çekmektedir.
Birçok araştırmacı, bugünkü Anadolu Abdallarını; Tahtacılar’ın, Çepniler’in, kısaca tüm Türkmen Alevileri gibi “Babâî Türkmenleri”nin bakiyeleri olarak görmektedirler.
Babâîliğin kurucusu Kırşehirli Âşık Paşa’nın dedesi Baba İlyas olup, Babâî İsyanı sonucunda Selçuk askerlerince öldürülmüş, Babâî İsyanı’ndan arta kalan kılıç artığı Türkmenleri de Hacı Bektâş-ı Velî, gizlice gelip yerleştiği Kırşehir’in Sulucakarahöyüğü’nü karargah yaparak etrafında toplamış, Babâîlik’ten Bektâşîliğe uzanan süreç de bu şekilde başlamıştır.



Türküde “Abdal”, Abdal’da “Türkü”


Cidalı Avşar yiğitlerinin sarı çiçekli yaylalara bir an önce varmak için acele ettiği ve de Dadaloğlu’nun Osmanlı’ya meydan okuduğu bir zamanda Osmanlı, “Tavşan avına arabayla gittiği” gibi birgün ansızın, topu ve tüfeğiyle çıkagelir.
Asırlardan beri kendilerine ait olan yaylak yurtlarından olur Avşarlar...
Gerilerde Avşar’ın, “al-vur devri”ne ait kovgunlardan, yiğitlikten bahseden öyküler, anılar, destanlar, bozlaklar kalır.
Adı Avşar olan o kadar hadise gelişmiş, öylesine hükümler verilmiştir ki, bunların tüm izlerini en az tarih sayfaları kadar, Avşar şairi Dadaloğlu’nda da bulmak mümkündür.
Osmanlı Devleti’nin göçebe olan Türkmen aşiretlerini yerleşik hayata (iskana) geçirmek için zorlamaları, çoğu zaman başkaldırılara ve çatışmalara dönüşmüştür.
Dadaloğlu’nun şiirleri, yerleşik yaşama geçmek istemeyen Türkmen aşiretlerinin sadece çığlığı değil sözlü tarihidir de…

Aşağıdan iskan evi gelince,
Sararıp gül benzimiz solunca,
Malım mülküm, seyfi gözlüm kalınca,
Kaypak Osmanlılar size aman mı?

▓ ▓ ▓

Yedi iklim dört köşeyi dolandım,
Meğer dünya her tarafta bir imiş
Ben dünyayı Âl-i Osman’ın sanırdım
Meğer dünya yüz sultanlık yer imiş

Avşar yiğitlerinden bir Türkmenoğlu çıkmış, kahramanlık göstermiş. Dadaloğlu onu övmüş. Yerleştikleri yerlerde karşılaştıkları savaşları anlatmış. Tecirlerle, Ceritlerle, Karalarla döğüşen, sonunda Bozok’a sürgün edilen Avşarlar’ın Dadaloğlusu burada da Osmanlı Ayanı Çapanoğlu’yla takışmıştır.
Ölürüz de kömür gözlüm ölürüz,
Dost ağlasın zalim felek utansın,
Kıyamette kavuşmak var biliriz,
Dost ağlasın kahpe felek utansın.

Bir çıkmaza girdi bu gün yolumuz,
Geçit vermez sağımızla solumuz,
Kalır gayrı bizim burda ölümüz,
Mert ağlasın namert olan utansın.

Avşar eli yaylasına göçmedik,
Aşın yeyip sularını içmedik,
Tenhalarda kendimizden geçmedik,
Can ağlasın hayın felek utansın.

Dadaloğlum yine coştu çağladı
Ak üstüne karaları bağladı,
Fırkat oldu, yüreciğim dağladı,
Ben ölem de Çapanoğlu utansın.

Kırşehirli Muharrem Ertaş, Anadolu’nun bu Türkmen kültür geleneğine dört elle sarılıp, ünlü Avşar bozlağını bugünlere taşımıştır.
Dadaloğlu’nun ya da Dadaloğlu’na maledilen şiirlerin istisnasız tamamı sözlü gelenek yoluyla bu günlere ulaşmıştır. Çukurova’yı, Toroslar’ı, Orta Anadolu’yu dolaştığı, yaşadığı dönemde Orta Anadolu’da var olan aşiret kavgalarını Türkmen aşiretlerin Osmanlı Devleti ile çatışmalarını şiirlerine konu ettiği açıkça belirgin olan Dadaloğlu’un kullandığı dil, Anadolu Türkmen boylarının kullandığı halk Türkçesinin ta kendisidir. Kırşehir’in Kaman ilçesinde mezarı yapılan ve anıtı dikilen Dadoloğlu’nun, sözlü gelenekle bu günlere ulaşan eserlerini birer kültür taşıyıcıları olan Kırşehir Abdalları, yine sözlü gelenekle ve itinayla koruyup söylemişlerdir.
Bugün Anadolu’da saray müzisyenlerinin adı sanı okunmazken, Babâîlerden Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun yüzyılların derinliklerinden attığı çığlıklar Osmanoğulları’nın hilafetini, saltanatını yerle bir edip, tacını tahtını savuran laik Türkiye Cumhuriyeti’nde artan bir şöhretle daha güzel anlaşılmaktadır.
Osmanlı saray ve çevresinde Arap ve Fars çalgıları kullanılmış olup, Osmanlı müziğinde ölçü, biçim ve çalgılarda, bazı benzer yanlar olsa da, halk müziğinden birçok bakımdan ayrı olmakla birlikte, Yeniçeriler içinde, türkü söyleyip bağlama çalan büyük şairler, âşıklar yetişmiş ya da içinde barınmıştır. Ancak Osmanlı yönetimi bunlara doğrudan karşı çıkmasa da saraya girebilen âşık sayısı yok denecek kadar az olmuştur.
Kalelerin zaptında, şehirlerin fethinde, kumandanların kılıcı, adsız kahramanların süngüsü kadar; Anadolu’da gönüllere hükmeden Babaların, acayip kılıklı dervişlerin, hüviyetsiz Abdalların, ellerinde kopuzları ile dolaşan gezginci ozanların, şairlerin rolünün varlığı nasıl hatırdan çıkarılabilir.
Anadolu’da Yunus Emre’den başlayarak propaganda gayesi takip eden “Hikmet”ler; Orta Asya, Harezm ve Volga sahalarında VIII. asırdan beri mahiyetini hiç değiştirmeyerek devam etmiş, Türk halk kitleleri üzerinde asırlarca etkili olmuş, İslamî, yani sûfîyâne unsurlarla milli, yani eski Türk halk edebiyatı geleneğini kaynaştırmıştır ki, Anadolu Abdallarının bugünlere taşıdığı türkülerde bu geleneğin izlerini görmemek mümkün değildir.
Osmanlı’da aydınlar çevresine sığınmış yüksek düzeyde şairin aristokrat saygınlığı, İmparatorluğun Türk eyaletlerindeki pek çok sayıda aydın ya da yarı aydın, halk şairlerinin varlığını unutturamamıştır. Onların seslendiği çevre, saray şairlerinden çok daha geniştir. Bu şairler genellikle şiirlerini sözlü yollardan ilettiklerinden, bugün belki pek azı korunabilmiş, ama bu eserlere ilgi Cumhuriyet’in kuruluşundan başlayarak çok daha fazla artmıştır. Bugünün Türkiye’sinde halk şairlerinin eserlerine yönelik ilgi bu eserlerin gerçekten ulusal nitelik taşımalarından ileri gelmektedir. Nitekim Bektâşîlerin ‘Hak mezhep’ dışı bir nitelik taşıyan mistik halk tarikatı alabildiğine bol şair yetiştirmiştir. Bunların en ünlüleri Kaygusuz Abdal (XV. yy.) ve Pir Sultan Abdal (XVI. yy.) olmuştur.
Bu gelenek; kendi dilini dahi kullanmayarak kendi kavmine yabancılaşan Selçuklu Sultanlığı’nın parayla tutma Frenklerin haç işaretli kanlı kılıçlarıyla katlettiği Anadolu Türkmenlerinin, Hırvat asıllı Kuyucu Murat Paşa’nın kuyulara doldurduğu Anadolu insanının acılı yazgısının geleneğidir.
Koskoca bir imparatorluğun asıl dayanağı ve anavatanı olan Anadolu’da; kıtlıklar, salgın hastalıklar ve yıllarca süren savaşların izleri bir türlü kapanmamıştır. Cezayir, Tunus, Trablus gibi yerler için Anadolu’nun en babayiğit gençleri toplanmış, binlerce gencin önemli bir kısmı bir daha dönmemek üzere Yemen’e sevk edilmiş, Anadolu insanı ve serveti görülmemiş bir şekilde harcanmış, Edirne’de, Manastır’da, Şam’da, Bağdat’ta askeri idadiler kurulmasına karşılık Sivas’tan İzmir’e uzanan koskoca Anadolu corafyasında tek bir askeri idadi kurulmamış, Türkmenler maddi olarak telafisi imkansız zararlara uğramış ve giderek yoksullaşmıştır.
Gerek Yavuz’dan önce gerekse sonra Anadolu’da baş kaldıran Türkmenleri kontrol etmek için izlenen yöntem tam bir vahşet olmuştur. Osmanoğulları, çıkarttırdıkları fetvalarla mezhep çatışmasını bilfiil körüklemiştir. Ancak buna rağmen Anadolu halkının kendi içinde değişik mezheplerden insan kümeleri “Mezhep” çatışması yaşamamıştır. Buna rağmen bugünlerde bile kaşınabilen birşeyler varsa bunu, mezhep farklılıklarının siyasal amaçlar için hayasızca kullanılmış olunmasının derin izlerinde aramak gerekir.
Türk-İslam dünyasının en büyük temsilcisi sayılan Osmanlı İmparatorluğu’nda bir fetva Kanunî (1520-1566) döneminin ünlü Şeyhülislam’ı Ebussuut Efendi’ce (1545-1574) 30 Haziran 1558 tarihinde verilmiştir ki, bu fetva tüyler ürperticidir:
“Soru: Kızılbaş tayfasının dinsel yasalara göre öldürülmeleri helal olup, onları öldürenler gazi ve onların ellerinden ölenler şehit olurlar mı?
Yanıt: Olurlar... Bu büyük bir din savaşıdır. En büyük şehitliktir.
Soruya ek: Öldürülmeleri helal olduğuna göre, Müslümanların sultanlarına düşman olup Müslüman askerine kılıç çektikleri için mi, yoksa bir başka nedenden dolayı mı bu öldürme helal olur?
Yanıt: Hem haksız yere isyan eden kişilerdir, hem de pek çok nedenle kâfir sayılırlar...”
Celâlî isyanları boyunca eksik edilmeyen Türkmen kıyımı, tarihsel bir utanç olmuştur.
Alevî-Bektâşî, Kızılbaş Türkmenlerin gönlünde özel bir yer tutan Hacı Bektaş halkı, çevresinde kendilerini “Sünnî” olarak nitelendiren Türkmenler olduğu halde bu halklar arasında en ufak bir gerilim yaşanmadığı gibi, Kırşehir ve çevresinde istisnasız köylerine kadar Bektâşî fıkraları anlatılıp, Bektâşî ozanları dinlenir. Geleneksel Hacı Bektaş etkinliklerine Kırşehirliler büyük bir katılım gösterir. Alevî, Kızılbaş, Bektâşî zümreleri ile ilgili mezhep taşkınlığı Kırşehir’de hiçbir suretle taban ve taraftar bulamamıştır.

Şalvarı şaltak Osmanlı,
Eğeri kaltak Osmanlı,
Eken de yok biçen de yok,
Yiyende ortak Osmanlı.
deyişini söyleyen Türkmenler, Prof. Dr. Faruk Sümer’in anlatımıyla; “Osmanlı son asırlara kadar Anadolu insanını ve servetini, görülmemiş bir israfla harcamış, fakat ona hiçbir şey vermemiştir. Bu yüzden Anadolu Türkleri yoksul ve geri kalmış bir cemiyet, Anadolu da harap bir memleket haline gelmiştir.”
Anadolu, tarihi boyunca öyle olaylar yaşamıştır ki söylenen türkülerin, bozlakların ve tesellemelerin ve hatta deyişlerin dilinde bir başka aydınlanır olmuştur:
“Yunus Emre der hoca,
Gerekse var bin hacca,
Hepsinden en yüce,
Bir gönüle girmektir”
deyip, sofuluğu yeren Yunus;

“Gitti beyler mürveti,
Binmişler birer atı
Yediği yoksul eti,
İçdügü kan oliser”
deyip, beyleri gelecek yüzyıllara şikayet eden Yunus!..
Mevlâsına;
“Abdal olup çağırayım seni”
diyen Yunus;
“Su dibinde mâhi (balık) ile sahralarda âhû (ceylan) ile,
Abdal olup yâ Hû ile çağırayım Mevlâm seni.”

“Başında aklı olan hurilerle iş etmez,
Hurilere aldanmaz, kâr ile gözden geçer.”
diyen Yunus...

“Bir kez gönül yıktın ise,
Bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi,
Elin yüzün yumaz değil.”
diyen Yunus.

“Sen sana ne sanırsan ayrığa da onu san,
Dört kitabın ma'nisi budur eğer var ise”
diyen Yunus.

Osmanlı kadılarına karşı:
“Fetva verir yalan yulan,
Domuz gibi dağı dolan,
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı?”
diyen Pir Sultan...

“Kazanda katranların kaynarmış,
Yer altında balıkların oynarmış,
On bu dünya kadar ejderin varmış,
Şerbet mi satarsın yalancı mısın?”
diyen Azmi...

“Bir cehennem kazdık gayetle derin,
Laf ötesi ile eyledik tezyin,
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin,
Üstüne bir köprü mizan eyledik
....... böyle cilvelerle vakit geçirdik,
Bu embiya ile çok iş bitirdik”
diyen Harabi...

“Hakkımızda devlet etmiş fermanı,
Ferman padişahın dağlar bizimdir”
diyen Dadaloğlu...






TÜRKÜLERİ, DESTANLARI VE AĞITLARI DÜĞÜNLERDE YAŞATTILAR

“Abdal düğünden, çocuk oyundan usanmaz.”

Kırşehir Abdalları daha yakın zamana kadar gezginci olmalarından dolayı Anadolu çiftçisiyle içli dışlı olmalarına rağmen tarımla hiç uğraşmamışlar ve tek gelir kaynakları düğünlerde icra ettikleri türkü sanatı olmuştur. Bunlardan bazıları son dönemlere kadar sünnetçilik de yapmışlardır.
Celâlî hareketlerinin nispeten son bulduğu süreçte, kışın Mardin’in güneyindeki çölde kışlayan, yazın Erzurum–Erzincan arasındaki yaylaklarda yaşayan eski Ak-koyunlu elinin kalıntısı “Boz Ulus’a mensup Türkmenler” Orta Anadolu’ya gelmiştir (1613). Eski yurtlarında çok az bir kesimi kalmıştır. Esasen Boz Ulus, XVI. yüzyılda mahalli idarecilerin ektirmek ve köyler kurmak suretiyle yaylaklarının daraltırmasından şikayetçi olmuştur. Hükümet, Boz Ulus’un Orta Anadolu’ya gelişinden memnun olmamış, Karaman ve Anadolu Beylerbeyine fermanlar gönderip geldikleri yere gönderilmesini emretmişse de, bu emir hiçbir zaman uygulanamamış, Boz Ulus da Orta Anadolu’da kalmıştır. Boz Ulus’a bağlı bazı oymaklar, vergi borçları yüzünden Adalar Denizi kıyılarına ve Balıkesir taraflarına kadar gitmişlerdir. Orta Anadolu’da ve Batı Anadolu’da “Türkmen” adlı oymakların görülmesi, Boz Ulus’un gelişi ile de ilgilidir. Boz Ulus’a bağlı “Karaca Kürt” Türkmen oymağı ile yine Türkmen “Kurutlu” ve diğer bazı oymaklar Kırşehir’i yurt tutmuşlardır ki, gerek Orta Anadolu’da gerekse Batı Anadolu’da bugün “Türkmen” adını taşıyan köy halklarının çoğu Boz Ulus’a mensuptur.
Bu aşiretlerin Kırşehir’e yerleştikleri yaklaşık 1700-1750&#
Yassı | Önce Yeniler Önceki Başlık | Sonraki Başlık |

Mesaj Gönderebilmek için Kayıt Olun
 
 Federasyon

 Kırşehir Hakkında

 Arama

Detaylı Arama